Otoban kenarında Kurban Bayramı vs. Stadyumda Spor Bayramı

Kurban Bayramı’nın otoban kenarında leğenle, satırla, masatla kutlandığı bir ülkede, Gençlik ve Spor Bayramı’nın stadyumda kutlanması mantıksızdı. Kaldırıldığı iyi oldu.

Dürüst olalım; kaldırılana kadar, o gün stadyumda gösteri yapan gençler ve aileleri dışında, 19 Mayıs, hiçbirimizi ilgilendirmiyordu. Çünkü hiçbir cazibesi yoktu. 19 Mayıs’ın oldugu haftanın sonunda, Dört Büyükler’e turnuva düzenletmek, Avrupa’nın büyük kulüpleriyle ve bunu finanse edecek sponsorlarla anlaşıp şov maçları düzenlemek; bunlar öncesinde konserler vermek; yâni, halka ‘bayram yaşatmak’ çok zor değildi.

Türkiye’nin en başarılı spor organizasyonlarından biri, Cumhurbaşkanlığı Bisiklet Turu, 19 Mayıs haftasında yapılabilirdi. Basketbol takımlarımız şov maçları yapabilirdi. Avrasya Maratonu, yine aynı hafta sonu yapılabilir; Köprü, o gün kapatılabilirdi. Bir hafta sonu, hatta bir hafta boyunca, ülkenin tek gündemi spor ve bu gerçek bir bayram olabilirdi.

Ama olmadı.

19 Mayıs’ın Atatürk’ü Anma ile ilgili yanından hiç bahsetmiyorum.
Çünkü artık ananlara iyi gözle bakılmıyor.

Esaretin bedeli

Klâsik savaş taktiğidir:
Kazanmaya yakın olan taraf, hedeflediği topraktan fazlasını işgâl eder.
Savaş bitip, pazarlık masasına oturunca, bozdurup bozdurup harcamak için.
Kim olduğuna bakmadan, mümkün olan en fazla sayıda düşmanı esir alır.
Öldürmek daha kolaydır; öldürmenin maliyeti daha düşüktür.
Ama eldeki binlerce esir kıymetlidir. Başka esirlerin kapısını açan anahtardır.

Eldeki esir sayısı ne kadar artarsa, düşmanın çaresizliği de o kadar artar.
Elindeki çok önemli esirden vazgeçecek kadar çaresiz kaldığında,
gözü gibi baktığı o çok önemli esiri serbest bırakmaya razı olur.

Hikâye hiç yabancı değil, değil mi?
Evet, Gilad Şalit takasından bahsediyorum.

Kusura bakmayın ama, aklınıza başka bir şey geldiyse, çok fesatsınız.
Çok ayıp.

Bir sen, bir ben, bir düzine bebek

İçişleri:
Her duyduğunuza inanın.
Haberi hep aynı kaynaktan, aynı gazete ve televizyondan alın.
Hatta bu gazete ve televizyon aynı medya grubuna ait olsun.
Haberler bitince, okuduğunuz izlediğiniz her şeyi unutun.
Merak etmeyin, bırakın anlatsınlar.

Dışişleri:
Türkiye dışında hiçbir ülkenin gündemiyle ilgilenmeyin.
Size ne?
Dünya haritasına bakarsanız, Türkiye’nin tam ortada olduğunu göreceksiniz.
Dünya bizim etrafımızda dönüyor. Bırakın onlar bizi izlesin.
Bizim bizden başka dostumuz yok vefakat diğer hepsi bizim gibi olmak istiyor.

Gönül İşleri:
Erkekseniz: bütün kadınlar size hasta.
Kadınsanız: bütün erkekler size tapıyor.
Biseksüelseniz: sizin gibi kayısı Şam’da bile yok.

Ahiret İşleri:
Sadece sizinki cennete gönderecek.
Diğerlerini cehenneme odun bile yapmayacaklar.

Su İşleri:
Hadi gelin, anlatmaya çalıştığım su çok güzel.
Söz veriyorum, girince hemen alışacaksınız.
Çıkmak istemeyeceksiniz.

İnanın, bu kadar kolay.

Dağdaki çobanla senin vizyonun bir mi?

Tam hatırlamıyorum ama sanırım 1997′di. Güzeller güzeli İzmir’in, çirkinler çirkini otogarında, iki arkadaş oturup bekliyorduk. Arkadaşım; at kuyruğu saçları, küpeli kulakları ve top sakalıyla, sıkıcı otogar ambiansına yeterince renk katmıştı. Yanımızda oturan orta yaşlı adam, arabanın penceresinden sarkan çocuklar gibi başını eğmiş, elini çenesine koymuş, hiç konuşmadan arkadaşıma bakıyordu. Bir süre sonra dayanamadı:

- Abey sen bu saçları şampiyonla mı yıkıyon?


O ana kadar nasıl gerilmişsek, şampuanın şampiyona dönüşmesine kahkahayla güldük, sonra da sözün sahibiyle sohbete başladık. Güneydoğu’dan İzmir’e trenle küçükbaş hayvan getirip, Bayraklı’da meşhur “KUZU KOÇ VAR” tabelasıyla satan çobanlardan biriymiş. Hayvanların hepsini satmış, memleketine dönüyormuş. Hikâyesini anlatması çok uzun sürmedi, konu tekrar uzun saça ve küpeye döndü.

- Saçları neden uzattın abey? Küpeyi neden taktın?

Arkadaşım uzun uzun anlattı, bunun kötü bir şey olmadığına ikna etmeye çalıştı, binbir sebep sıraladı saçı ve küpesi için.  Çoban, gözünü kırpmadan dinledi, düşündü:

- Bunlar heves değil mi abey…

Peki sen, bunları hak edecek ne yaptın?

Geçen binyılın sonunda, Negatif adında bir dergi vardı. Olaylara daima ters açıdan bakan bir içeriğe sahipti. 2000 yılının Ocak sayısının kapağında, aynen şöyle yazıyordu:

2000 geldi, hiçbir şey değişmedi

Yeni yıldan sağlık, mutluluk, başarı, aşk ve para beklemek ve bunların gerçekleşmesi için fazladan hiçbir çaba göstermemek, kadercilikle açıklanabilir mi? Hayatımız beklentilerle ve bunların kendiliğinden gerçekleşmesini beklemekle geçiyor. Bir mucize olacak ve avuç dolusu paraya kavuşacağız. Kanser, bütün insanlığın tepesinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanacak ve biz bundan muaf olacağız. Aşkı en çok hak eden biziz. Bir gün ayağımıza kadar gelecek, hatta gelmişken, diz çöküp yalvaracak. Tüm bunları, Dünya’nın Güneş etrafında bir tam tur dönüşünden ne bir fazla, ne bir eksik olan ‘Yeni Yıl’ getirecek.

Ne bu dileklere nasıl sahip olacağımıza dair bir fikrimiz var, ne de ulaşınca ne yapacağımıza. Günün birinde öyle veya böyle bunlara sahip olacağımız neredeyse kesinken; o ‘çok para’ya bir şekilde sahip olunca, hepimizin istediği ilk iki şeyin “bir ev, bir araba” olması yeterince dramatik değil mi? O ‘büyük aşk’ı, sinemada bize eşlik eden, zevkle ve alelacele tükettiğimiz -sıkıntıdan- patlamış mısıra dönüştürmemiz ne kadar zaman alacak?

Tüm bu istekler yerine gelse de, değerini bilemeyeceğiz. Giden yıla lânet edip, yeni yıldan aynılarını isteyeceğiz. Çünkü günün sonunda hepimiz, o küfrettiğimiz eski sevgiliyiz.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.