Diagnost

Archive for Ekim 2009|Monthly archive page

Avrupa’nın Birliği ve Beraberliği

In Dünya, Dış Politika, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 30 Ekim 2009 at 16:19

Avrupa Birliği farklı devletlerin biraraya gelip oluşturduğu en büyük siyasi ve ekonomik örgütlenme. Kuruluşundan bugüne kadar; bu birliği büyük bir devlet gibi görenler, görmek isteyenler oldu. Bu hedef henüz realize edilemedi. Her ne kadar, ortak para ve Merkez Bankası gibi projeler gerçekleştirildiyse de, bunlar bile birliğin tüm üyelerini kapsamamaktadır. Avrupa Birliği, ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgali sırasında Türkiye’yi, müdahil olması halinde birlik üyeliği şansını kaybetmekle tehdit etmişti. Aynı tarihte birlik üyesi İngiltere ve Danimarka askerleri Irak’taydı.

Avrupa Merkez Bankası. Frankfurt am Main, Almanya

Türkiye kamuoyu, Avrupa Birliği üyeliğine karşı, belli bir mesafede durmuştur. Birlik üyeliğinin getireceği yararlar kamuoyu ile yeterince paylaşılamamış; olay, “Kokoreç” edebiyatına indirgenmiştir. Türkiye kamuoyunun mesafeli duruşunun ardında yatan diğer bir etken; birliğin sosyal yapıya hatta ulusal egemenliğe müdahalesi ihtimali oldu. Son günlerde, Türkiye kamuoyuyla aynı endişeyi paylaşan, birlik ülkeleri de olduğu ortaya çıktı. BBC’nin haberine göre, Genişleyen Avrupa Birliği’nin işleyişini düzenlemek amacıyla hazırlanan Lizbon Anlaşması için çabalar tam sekiz yıldır sürüyor.

AB liderleri bu tarihte daha demokratik, şeffaf ve verimli bir birlik kurmak için kolları sıvadıklarını söylemişti. Anlaşmaya karşı çıkan çevreler ise, ulusal egemenliği tehdit eden federalci bir yapı kurmaya çalıştığı görüşünde. AB kuralları gereği anlaşmanın yürürlüğe girmesi için 27 üye ülkenin de onayını alması şart. Anlaşma için yolun sonuna yaklaşıldı. Şu anda yalnızca Çek Cumhuriyeti’nin onayı bekleniyor.

İrlandalı seçmenler Haziran 2008’de yapılan referandumda anlaşmayı reddetmişti. Bunun üzerine İrlanda’ya kaygılarını giderecek bazı “yasal güvenceler” verildi. Örneğin vergi ve kürtaj, ötanazi, eşcinsel evlilikler gibi “aileyi ilgilendiren” konularda AB bu ülkeye kendi kurallarını dayatmayacak; ayrıca ülkenin geleneksel tarafsızlık politikasına müdahale etmeyecek. Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bakanlar kurulu görevi gören Avrupa Komisyonu’nda her ülkenin bir üye bulunduracağını açıkladı. Bu da İrlanda’ya verilen bir ödün olarak görüldü. Çünkü ilk taslakta, komisyon üyesi sayısının zamanla azaltılarak bürokrasinin hafifletilmesi öngörülmüştü. Bu güvencelerden sonra, 2 Ekim 2009’da düzenlenen ikinci referandumdan “evet” oyu çıktı. Bir hafta sonra Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski de anlaşmayı onayladı. Onay sürecinde sona kalan ülkelerden biri de Almanya idi. Almanya parlamentosu 25 Eylül 2009’da, AB’nin yasama sürecine katılım konusunda bazı güvenceler aldıktan sonra anlaşmaya onay verdi.[Kaynak]

Örneklerden de anlaşılacağı gibi, ulusal çıkarların korunması refleksi birlik ülkelerinin de ortak özelliği. Ancak; ilişkilerde diyalog, kamuoyuyla bilgi paylaşımı, hattâ referandum gibi yöntemlerle orta yolu bulmak mümkün. Seçim otobüsü üstüne çıkıp, meydan coşturarak Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmanın iyi bir yöntem olmadığı ortada.

Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen kaldı mı?” sorusunun cevabı, başka bir yazı konusu.

Reklamlar

Soykırımın Mimarı: Adolf Eichmann

In Tarih on 29 Ekim 2009 at 12:00

19 Mart 1906’da Solingen, Almanya’da Dünya’ya gözlerini açan bebeğin, milyonlarca insanın gözlerini acı içinde yumduracağını kimse tahmin edemezdi. “Soykırımın Mimarı” Otto Adolf Eichmann; Maria née Schefferling ve sanayici işadamı Adolf Karl Eichmann’ın oğludur. Maria née Schefferling’in ölümünden sonra, aile Avusturya’nın Linz şehrine yerleşti. Temmuz 1933’te Almanya’ya geri dönene kadar; babasının işyerlerinde ve Standard Oil ortaklığındaki Vacuum Oil Company AG’de çalıştı. 21 Mart 1935‘te Veronica Liebl ile evlendi. Çiftin; Klaus, Horst Adolf, Dieter Helmut ve Ricardo Francisco adlarında dört çocuğu oldu. Dördüncü çocuğun adı kulağa pek “Almanca” gelmeyebilir. Eichmann’ın bunun için iyi bir nedeni vardı.

Vatandaşı olan ve daha sonraki yıllarda 3. Reich’ın en önemli isimlerinden biri olacak Ernst Kaltenbrunner’in önerisi üzerinde NSDAP‘ye (Nazi Partisi) ve partinin paramiliter örgütü SS‘e (Schutzstaffel) 1 Nisan 1932’de üye oldu. 1933’de NSDAP iktidara gelince Almanya’ya döndü ve SS’e daha aktif görevler almak için başvurdu. Başvurusu kabul edildi ve SS suç okulu Dachau Toplama Kampı‘na Takım Lideri (Scharführer) olarak atandı. 1934 yılında, SS’ten çok daha kötü bir şöhrete sahip Alman Güvenlik Polisi’ne (Sicherheitspolizei) transferini istedi, kabul edildi. Eichmann hevesi ve çalışkanlığı ile 1935’te Hauptscharführer, 1937’de SS-Untersturmführer rütbelerine yükseldi. Alman Yahudilerinin göç imkanlarını araştırmak üzere Kudüs’e gönderildi, ancak girişi İngiliz yetkililerce engellendi. Yıllar sonra kader onu bir kez daha Kudüs’e gönderecek, bu sefer hem ayak bastıracak hem de ayaklarını yerden kesecekti.

Adolf Eichmann

Eichmann’ın kariyeri Yahudi Uzmanlığı üzerine kuruludur. 1938’de Avusturya’nın Almanya’ya katılımı (Anschluss) ile, Alman İmparatorluğu bünyesindeki Yahudilerin İmparatorluk sınırları dışına taşınması ile ilgili çalışmalara başladı. 1939’da Berlin’e döndü ve İmparatorluk Ana Güvenlik Ofisi’nde (Reichssicherheitshauptamt) çalışmaya başladı. 1940’da, Avrupa Yahudilerinin Madagaskar’a taşınmasını öngören, mantık hataları nedeniyle asla hayata geçmeyen ünlü Madagaskar Plânı‘nı (Reichssicherheitshauptamt: Madagaskar Projekt) yayımladı. Plân başarısız olsa da, Eichmann ödüllendirildi. 1940’da Binbaşı (SS-Sturmbannführer), aynı yıl içerisinde Yarbay (Obersturmbannführer) rütbesine ulaştı. Reinhard Heydrich, Eichmann’ı 1942’de yapılan, ve Almanya sınırlarındaki Yahudilerin öldürülme kararlarının resmî olarak alındığı Wannsee Konferansı‘na davet etti. Eichmann artık Polonya’daki Ölüm Kampları‘na giden trenlerden sorumluydu. “Son Çözüm“ün lojistik yönetimi eline geçmişti.

Adolf Eichmann'ın CV'si

1944’de, Almanların Sovyetler’ce işgal edileceğinden endişe ettiği Macaristan’a gönderildi. Sadece bu ülkede, 430 bin Yahudiyi gaz odalarına gönderdi. Milyonlarca Yahudiyi ölüme gönderen Almanya, Himmler’in emriyle “Son Çözüm”ün suç delillerini ortadan kaldırmaya çalıştı. Eichmann’da savaşın son günlerinde cepheye gönderildi.

1945’te Sovyetler Macaristan’ı işgâl edince, Avusturya’ya kaçtı ve eski dostu Ernst Kaltenbrunner‘ın yanına gitti. Eichmann, Kaltenbrunner’ın bıraktığı yerde durmuyordu. İşlediği suçlar nedeniyle Eichmann’ı kaderine terk etti. 1945’de Amerikan Ordusu’na Otto Eckmann kimliği ile yakalandı, ancak 1946’da kaçmayı başardı. 1950’de hem Kızılhaç’ın İnsani Yardım operasyonlarında çalışan personelinin aldığı pasaportu, hem de Arjantin vizesini ele geçirdi. Her ikisi de “Teknisyen Ricardo Klement” adına düzenlenmişti. Pasaport bugün Buenos Aires‘te Soykırım Müzesi’ndedir. Eichmann, 14 Temmuz 1950’de Arjantin’e ulaştı. Ricardo Klement olarak 10 yıl boyunca; fabrikalarda formenlik yaptı, su mühendisi, hattâ tavşan yetiştiricisi bile oldu.

1954 yılında, Nazi Avcısı Simon Wiesenthal‘a, Arjantin’den bir posta kartı gönderildi. Üzerinde “Ich sah jenes schmutzige Schwein Eichmann. Er wohnt in der Nähe von Buenos Aires und arbeitet für ein Wassergeschäft“, “Eichmann denen pis domuzu gördüm. Buenos Aires yakınlarında yaşıyor ve bir su fabrikasında çalışıyor“.

Dachau Toplama Kampı tutuklularından Lothar Hermann da Buenos Aires’te yaşıyordu. Kızı Sylvia’nın, Klaus adlı bir gençle romantik bir ilişkisi vardı. Sylvia bir gün Klaus’un evine gittiğinde kapıyı bir adam açtı. “Siz Klaus’un babası mısınız” diye sordu. “Evet” diye yanıtlayan adam, -şimdilik- Ricardo Klement’ti.

1959 yılından itibaren MOSSAD, Ricardo Klement’i takibe aldı. Mercedes Benz fabrikasında formen olarak çalışan Klement, yirmibeşinci evlilik yıldönümünde evine elince çiçeklerle dönmüştü. 21 Mart, aynı zamanda Adolf ve Veronica Eichmann çiftinin evlilik yıldönümüydü. MOSSAD aradığını bulmuştu.

11 Mayıs 1960 günü, Ricardo Klement’i işyerinden getiren otobüs, Klement’in Buenos Aires, Garibaldi Caddesi’ndeki evine yakın bir mesafede durdu. Klement evine doğru yürürken, arızalı bir otomobili tamir etmeye çalışan bir adam, kendisinden sigara istedi. Klement cebindeki pakedi araken, iki kişi koluna girip zorla arabaya bindirmek istedi. Direnince de ense köküne yediği karakuşak karate darbesiyle bayıldı. Sigara isteyen MOSSAD ajanı Zvi Aharoni; karate darbesini vuran, aynı ekipten Peter Maklin‘di. Malkin yıllar sonra, bu deneyimini “Eichmann in My Hands“; operasyondan sorumlu Isser Harel de “The House on Garibaldi Street” adlı kitaplarında anlatacaklardı.

Adolf Eichmann, bir süre Buenos Aires’te güvenli bir apartman dairesinde tutuldu. Tutulduğu süre boyunca, gerçek kimliği ile ilgili şüpheye yer bırakmayan bir çok inceleme yapıldı. 22 Mayıs 1960’da, Arjantin’in 150.Kuruluş yıldönümü törenlerine katılan, dönemin İsrail Dışişleri Başkanı Abba Eban’ı taşıyan Bristol Britannia yapımı El Al uçağının bir yolcusu daha vardı: Alkolü fazla kaçırmış hâli ve El Al pilotu üniforması ile Adolf Eichmann. Uçak Kudüs‘e indiğinde Eichmann tutuklandı. İsrail’deki ilk sorgularına, bir dönem Türkiye’de İsrail Başkonsolosu olarak görev yapan ve THKP-C adlı sol örgüt tarafından kaçırılıp öldürülen Efraim Elrom da katıldı.

11 Nisan 1961’de, 15 ayrı suçtan yargılanmaya başladı. Eichmann yargılama boyunca “kendisine verilen emirleri yerine getirdiğini” iddia etti. 29 Mayıs 1962’de kararını açıklayan mahkeme aynı kanıda değildi.

Eichmann received no superior orders at all. He was his own superior and he gave all orders in matters that concerned Jewish affairs … the so-called Final Solution would never have assumed the infernal forms of the flayed skin and tortured flesh of millions of Jews without the fanatical zeal and the unquenchable blood thirst of the appellant and his associates.

Eichmann, 31 Mayıs 1962’de, Ramla Cezaevi‘nde gece yarısından hemen önce asıldı. Asılmadan önce, son isteği sorulduğunda, yemek yemeyi reddetti. Bunun yerine istediği bir şişe Carmel marka kırmızı şarabın yarısını tüketti. Son sözleri:

Çok yaşa Almanya, çok yaşa Avusturya, çok yaşa Arjantin. Bu ülkeler, en yakın ilişkilerimin olduğu ülkeler oldu, onları asla unutmayacağım. Savaşımın ve bayrağımın kurallarına uymak zorundaydım. Hazırım

oldu. Adolf Eichmann’ın cenazesi yakıldı. Külleri, 1 Haziran 1962’de, Akdeniz’in uluslararası sularına döküldü. Arkasında hiç bir somut iz kalmadı. Dünya, bir pislikten daha kurtulmuş oldu.

Adolf Eichmann’ın yargılanma süreci ile ilgili ayrıntılı bilgi için şu kaynakları okumanızı öneririm:

Eichmann in Jerusalem: A report on the Banality of Evil – Eichmann Kudüs’te: Kötülüğün sıradanlığı üzerine bir rapor – Google Kitaplar
The Nizkor Project, The Trial Of Adolf Eichmann – Adolf Eichmann’ın yargılandığı mahkeme tutanakları

Dış Ticarette Dolar dışı dövizlerin kullanımı

In Dış Politika, Ekonomi, Gündem, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 27 Ekim 2009 at 23:16

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İran gezisi sırasında “Komşularla Ekonomik Entegrasyon Projesi” ile ilgili şu ilginç açıklamada bulundu:

“Biz bunun yasasını düzenledik ve çıkardık, Meclisimizden geçti bu, Merkez Bankasıyla ilgili yasal düzenlemeyi yaparken bu haloldu, İran’da da hallolduğuna göre ne duruyoruz? O zaman adımı bununla birlikte atalım. Türk lirası Ruble, bitti, Riyal bitti. Bununla beraber bu işi yapalım. Rusya Federasyonuyla da aynı çalışmalarımız var. Çünkü bu kur farklarından kaybettiğimizi neyle ödeyeceğiz, ne lüzumu var, niye tedbirini alıp… Madem ticaret yapıyoruz, madem menfaat meselesi bu, o zaman biz bu menfaatimizi başkalarına niye kaptırılım. Menfaatimizi düşünmek durumundayız, ‘bu adımı attık’ diyeceğiz olay budur. Bunu da samimi bir serzenişim olarak söyleyeceğim.”[Kaynak]

Yani; İran’la ticarette artık Çin ve Rusya ile yapılan anlaşma gibi Euro ya da Amerikan doları gibi döviz kurları devre dışı bırakılacak. Türkiye İran arasındaki ticaret (özellikle de petrol ve türevleri ticareti), Türk Lirası ve İran Riyali üzerinden yapılacak.

Hükümet bu düzenlemeyi 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar’da değişiklik yaparak gerçekleştirdi. Geçen Mart ayında Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan değişiklik ile, Merkez Bankası sadece kendi işlemlerinde kullanacağı konvertibl dövizi tespit edecek. Merkez Bankası, kendi listesinde yer almayan paralarla ilgili özel bankaların yaptığı işlemlere ise karışmayacak. Böylece isteyen banka İran Riyali ve Rus Rublesi başta olmak üzere diğer para birimleriyle işlem yapabilecek. Bunun için bankalar Riyal  ile TL arasında bir kur belirleyecek. Kendi para biriminde ticaret konusunda Türkiye Rusya ile de benzer bir düzenleme yaptı. Aynı görüşmeler, Çin’le de yürütülüyor. Çin’le ticaretin de bu ülkenin para birimi Yuan ve TL cinsinden yapılabilmesi için müzakereler sürüyor.[Kaynak]

Şimdi bunun nesi ilginç diye soranlara önce şunu söyleyeyim. Yaklaşık üç hafta önce, bu konu ile ilgili bir öngörümü “Daha ne kadar Dolar?” başlıklı yazımda dile getirmiştim.

Bunun ötesinde, uluslararası ticarette Dolar dışında döviz kullanımının bazı sakıncaları var. Öncelikle Dolar ve Euro gibi yaygın dövizler, ülkelerin rezerv olarak bulundurdukları başlıca ekonomik unsurlar. Her ne kadar ABD Doları’nın Altın karşılığı 70’li yıllarda ortadan kalmış olsa da; gerek ülkelerin ihracattan dolayı dengelemek zorunda kaldıkları kendi para birimleri, gerekse petrol yani alışverişi için Dolar rezervi bulundurmak çok önemli. ABD’ye en çok ihracat yapan ülkelerin başında gelen Çin, Japonya gibi ülkeler, ellerinde akılalmaz boyutlarda Dolar rezervi bulunduruyorlar. Bu rezervler ile hem enerji ihtiyaçlarını karşılıyorlar hem de kendi paralarının değerini korumaya çalışıyorlar. Web sitesinin en tepesinde “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın temel amacı  fiyat istikrarını  sağlamak ve sürdürmektir” yazan Merkez Bankamızın da yaptığı budur.

Rezerv olarak döviz bulundurmanın enerji alışverişi ayağı, petrol üreticisi bazı ülkeler tarafından  kırılmaya çalışılıyor. SSCB’nin dağılmasından sonra, Rusya’yı tekrar önemli bir güç haline getiren faktör; Avrupa’nın başta doğal gaz olmak üzere, önemli enerji kaynaklarını Euro ile karşılaması oldu. Ancak, aynı şeye kalkışan Saddam Hüseyin’in sonunun nasıl geldiğini hepimiz biliyoruz. ABD, Dolar’ın uluslararsı ticaretteki yerini kaybetmesini, bir rezerv olmaktan çıkmasını kolay kabul etmeyecektir.

İran ve Venezuela gibi ülkelerle arasının iyi olmamasının nedeni, politik konuların ötesinde; bu ülkelerin sahip olduları zengin enerji kaynaklarını faklı dövizlerle pazarlamalarıdır. İran’la yakınlaşma, Ak Parti tabanını her zaman memnun edecektir. Ancak Türkiye’nin bu kararı, İran’ı bu nedenle gözden çıkaran stratejik ortağını çok da memnun etmeyecek gibi görünüyor.

Türkiye’de kadınlar için öngörülen ‘steril’ yaşam

In Memleket Hâli on 13 Ekim 2009 at 12:11

Gelinlerinin cenaze töreni için saraylarındandan çıkan İngiliz Kraliyet Ailesi’nin, gördükleri manzara karşısında ne hale geldiklerini tüm Dünya hatırlayacaktır. Milyonlarca buket, binlerce oyuncak, sayfalar dolusu yazı, mumlar ve tüm bunları getiren, Saray’ın önünde gözü yaşlı bekleyen İngiliz halkı.

Galler Prensesi Diana, Angolada mayın tarlaraını gezerken.

Galler Prensesi Diana, Angola'da mayın tarlalarını gezerken.

Galler Prensesi Diana, yirminci yüzyılın en steril yaşamından, tacından, tahtından, Buckingham’ın cilalı koridorlarından vazgeçti; Angola’nın mayın tarlalarını tercih etti. Bizim, bunca insanımızı kurban vermemize rağmen, farkına 2009 yılında vardığımız mayın tarlalarını. Cenazesine olan büyük ilginin, dökülen gözyaşının ardında yatan gerçek; Diana’nın, İngiliz halkının hatta Dünya’nın gördüğü tek gerçek prenses olmasıdır.

Kadını tarlada çalıştırıp kahvede bütün gün okey oynayan, sonra da kendine utanmadan “erkek” diyen ekibin zihniyetini saymazsak; Türkiye’de kadınlar için öngörülen steril yaşam, kadına küçük yaştan itibaren prenses gibi davranmaktır. Kız çocuklarının kendini prenses zannetmesi ile haftalar süren gelinlik provasının arasında pratikte bir fark yoktur. “Gelinlik” denen kostümün, aslında bir prenses kıyafeti; “damat” denen tosunun da ‘king for a day fool for a lifetime‘ olduğunu kim inkâr edebilir?

İşin gırgırı bir yana, şehirli Türk kadınının yetişme tarzı fazlasıyla steril ve izoledir. Aynı şartlarda yetişen erkekler bile, günün birinde askere gittiği için, kısa bir süreliğine de olsa, toplumun farklı katmanlarıyla iç içe olmakta, zorla da olsa toplum adına bir şeyler yapma şansı yakalamaktadır. “Kızları da alın askere“, “Kadınlarımız cepheye havan mermisi taşısınlar” edebiyatı yapmıyorum. Ama şunu bir düşünün; genç kızlar, kadınlar, kısa bir süreliğine de olsa sosyal bir takım görevler üstlense, her şey çok daha farklı olmaz mıydı?

Bu ülkede iktidara aday her partinin ağzında “Tüyü bitmemiş yetim hakkı” sakızı çiğnenirken; her iktidar döneminde Çocuk Esirgeme Kurumu yurtlarında dayak yiyen yetimlerin içinde bulunduğu durum ironik değil, trajiktir. Genç kızların, kısa bir süre de olsa o çocuklarla geçireceği zaman, oynayacağı oyunlar; hem o çocuklar için, hem de geleceğin anneleri için iyi bir deneyim olmaz mıydı? O çocuklara haftada 1 saat kitap okumak, o kızların saçlarını örmek, Huzurevlerinde yaşlılarla ilgilenmek ve bunları göstermelik değil gerçekten isteyerek yapmak; ancak kızlarına bu yolu gösterecek ailelerin eseri olacak. Bunu yapabilen ailelerin kızları, bir geceliğine değil, bir ömür boyu “prenses” olarak kalacak.

“Bir daha asla!”

In Tarih on 12 Ekim 2009 at 00:15

Dachau: ev sahibi olduğu suçlardan dolayı utanan ve kendini saklayan kamp.

Adını aldığı Münih‘in bir banliyösü Dachau’nun merkezinden birkaç dakika uzakta, çevresi yemyeşil ağaçlarla dolu, son derece temiz ve bakımlı, birbirinden uzak müstakil evlerin olduğu, dar ve ince bir yolun ortasında, belediye otobüsünün kapısı açılır. Çoğunluğu öğrencilerden oluşan bir grup ziyaretçi, bu durağa gelen otobüsün Dachau merkezine dönmesi için bekler. Bekledikleri yerde, üzerine çakıl dökülü bir patika ve patikanın yanında bir tabela yer alır. Tabelada, siyah zemin üzerinde “KZ-Gedenkstätte Dachau – Dachau Concentration Camp Memorial Site” yazar. Bu tabela olmasa, ziyaret etmek istediğiniz yere ulaştığınızı anlamanız mümkün değildir. Çünkü bu tabelanın bulunduğu yerde görülen tek şey, yemyeşil ağaçların eşlik ettiği bir patikadır. Tıpkı, Münih’ten Dachau’ya gelene kadar banliyö treniyle içinden geçtiğiniz yüzlerce Alt Kamp’ta olduğu gibi. Patikadan, diğer ziyaretçiler gibi sessizce yürürsünüz, karşınızdan gelen insanlar da sizin gibi sessizdir. Grup halinde gelenlerin bile kendi aralarında konuşmadığını, deyim yerindeyse, bir suça şahit olduklarını, ancak “şahit yazılmamak için” oradan uzaklaştıklarını düşünürsünüz. Kısa bir süre sonra, daha önce hiç görmemenize rağmen, “evet, işte burası” diyeceğiniz yere, Jourhaus‘a, Kamp’ın ana girişine ulaşırsınız.

Bugünkü giriş, soldaki büyük binadır.
Jorhaus, Dachau Toplama Kampı. Bugünkü giriş, soldaki büyük binadır.

Jourhaus’un, Kamp’a açılan demir kapısı üzerinde, tarihin en büyük yalanı sizi karşılar;

Arbeit Macht Frei - Çalışmak Özgürleştirir
Arbeit Macht Frei – “Çalışmak Özgürleştirir”

Bu tarihi yalan, ilk kez bu kapıya yazılmıştır. SS bu sloganı o kadar benimsemiştir ki, daha sonra Auschwitz, Grossrosen, Sachsenhausen ve Terezin kamplarının kapılarına da yazılmıştır. Auschwitz’in kapısındaki B harfi terstir. İçeriden neler olduğunu bilmeyenleri uyarmak için, “burada ters giden bir şeyler var” mesajı verdiği söylenir. Ne yazık ki bu mesaj, zamanında alınamamıştır.

Dachau, İkinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından yaklaşık beş sene önce, yani Adolf Hitler’in Şansölye olduğu 1933 yılında, siyasi suçluların toplandığı bir ceza kampüsü olarak kurulmuştu. Nazi Kamp Sisteminin ilk eseri ve prototipidir. Aralarında, Kamp kayıtlarına göre 23 Türk‘ün de bulunduğu, 30 ayrı ülkeden 200.000 kişiye ev sahipliği yapmıştır. Üçte biri Yahudi olmak üzere 35.000 kişiden fazlası Dachau ve Alt Kamplarında; cinayet, ağır çalışma şartları, açlık, tifüs salgını, tıbbi deneylerde kobay olarak kullanılma gibi utanç verici sebeplerle hayatını kaybetmiştir. 29 Nisan 1945’de Amerikan Yedinci Ordusu‘na bağlı birlikler tarafından kuşatılmış ve sağ kalan mahkumlar özgürlüğüne kavuşmuştur.

Savaştan sonra; mahkeme, tutukevi ve mülteci kampı gibi amaçlarla kullanıldığı için, bugün müze/anıt olarak ziyaret edilen yerde, başta SS Eğitim Kampı olmak üzere, o döneme ait fazla birşey kalmamıştır. Ancak, insanlığın kontrolden çıkınca ne kadar kötüye gidebileceğinin anlaşılması açısından, müze, hapishane, baraka alanı, krematoryum ve anıtlar görülmeye değerdir. O döneme ait kalıntılardan çok, sonradan yapılan anıtlardan biri, bu utanç abidesinin tarihini özetler gibidir.

Bir daha asla!
Bir daha asla!

Dachau Toplama Kampı Müzesi Resmi Web Sitesi

11 Eylül 2001’de başka neler oldu?

In Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 11 Ekim 2009 at 23:26
11 Eylül Saldırılarından sonra, New York üzerinde devriye görevi yapan F-15

11 Eylül Saldırılarından sonra, New York üzerinde devriye görevi yapan F-15

11 Eylül 2001 Salı günü ABD’de kaçırılan dört yolcu uçağının ikisi New York’taki Dünya Ticaret Merkezi gökdelenlerine, biri başkent Vaşington’daki Amerikan Savunma Bakanlığı binası Pentagon’a çarptı. Sonuncu uçak ise yolcular ve uçağı kaçıranlar arasındaki mücadeleden sonra 150 mil uzakta, Pensilvanya yakınlarındaki Shanksville’e düştü. Tüm bunlar, 11 Eylül 2001 sabahı yaklaşık bir buçuk saat içerisinde gerçekleşti.

Tarihte hiç bir olay hakkında, bu kadar çok komplo teorisi üretilmemiştir. Teorilerin bazıları son derece gerçekçi olmasına rağmen, bazıları fantastik olarak adlandırılabilir. Saldırılarla ilgili ortaya atılan alternatif teorilerin yanında; ABD Hükümetinin’nin 11 Eylül 2001 tarihinde gerçekleştirdiği operasyon ve tatbikatlar da oldukça ilgi çekicidir.

Operasyonların baş aktörü, Kuzey Amerika HavaSavunma  Komutanlığı Karargâhı NORAD‘in (North American Aerospace Defense Command) olay günü devam eden tatbikatı “Operation Northern Vigilance“, Hava Kuvvetleri’ne ait uçakları Alaska ve Kanada’nın kuzeyine konuşlandırmayı da içeriyordu. Tatbikat; Rus Ordusu‘nun, Rusya’nın kuzeyine uzun menzilli bombardman uçakları yerleştirdiği tatbikata cevap niteliğindeydi. 11 Eylül saldırılarının başlangıcını haber alan NORAD, anında “gerçek hayata” geri döndü. Amerikan hedeflerine saldırı haberini alan Rusya da tatbikatına anında son verdi.

Aynı tarihte, Birleşik Devletler Strateji Komutanlığı’nın (United States Strategic Command) NORAD ile ortaklaşa yürüttüğü “Global Guardian” tatbikatı komuta seviyesindeydi. Bu tatbikat, NORAD’in “Vigilant Guardian” tatbikatı ile birlikte yürüyülüyordu. “Vigilant Guardian” tüm komuta kademelerini kapsayan, yılda iki kez gerçekleştirilen bir tatbikattır. Bilgisayar üzerinden, gerçek uçaklar kullanılmadan gerçekleştirilir. Bu tatbikat’ın 11 Eylül 2001 tarihindeki programında, geleneksel “uçak kaçırma senaryosu” oynanıyordu. İlk uçağın Dünya Ticaret Merkezi kulelerine çarpmasından 30 saniye sonra, bu bilgisayar oyunu “gerçek hayata” uyarlanmıştı. Olay günü yaşananlarla ilgili ses kayıtlarının dökümü, Ağustos 2006’da Vanity Fair dergisinde yayınlandı.

Bu tesadüflerin hepsinden daha enteresanı, Amerikan casus uydularından sorumlu, Ulusal İzleme Ofisi – NRO‘nun, olay günü binasında gerçekleştirdiği personel tatbikatıydı. Tatbikatın senaryosuna göre, “NRO’nun iki binasından birine, küçük bir uçak çarpacak; binadaki personel zarar gören bazı çıkış kapısı ve merdivenlere rağmen kurtulmanın yolunu bulacak“tı. Kötü haber alınınca tatbikat iptal edildi, personel evlerine gönderildi. The Boston Globe‘da yayınlanan Associated Press muhabiri John J. Lumpkin imzalı makale, olayı şöyle özetliyor:

Officials at the Chantilly, Va.-based National Reconnaissance Office had scheduled an exercise that morning in which a small corporate jet would crash into one of the four towers at the agency’s headquarters building after experiencing a mechanical failure.

The agency is about four miles from the runways of Washington Dulles International Airport.

Agency chiefs came up with the scenario to test employees’ ability to respond to a disaster, said spokesman Art Haubold. No actual plane was to be involved — to simulate the damage from the crash, some stairwells and exits were to be closed off, forcing employees to find other ways to evacuate the building.

It was just an incredible coincidence that this happened to involve an aircraft crashing into our facility,” Haubold said. “As soon as the real world events began, we canceled the exercise.

Terrorism was to play no role in the exercise, which had been planned for several months, he said.

Adding to the coincidence, American Airlines Flight 77 — the Boeing 767 that was hijacked and crashed into the Pentagon — took off from Dulles at 8:10 a.m. on Sept. 11, 50 minutes before the exercise was to begin. It struck the Pentagon around 9:40 a.m., killing 64 aboard the plane and 125 on the ground.

The National Reconnaissance Office operates many of the nation’s spy satellites. It draws its personnel from the military and the CIA.

Daha ne kadar Dolar?

In Dünya, Ekonomi, Gündem, Komplo Teorileri, Uluslararası İlişkiler on 10 Ekim 2009 at 09:28

Dollar

70’li yıllardan, yakın bir tarihe kadar; OPEC petrolünün satışında ‘sadece’ Amerikan Doları kullanılıyordu. Bu da, petrol ithalatçısı ülkelerin yüklü Dolar rezervi bulundurması anlamına geliyordu. Türkiye bir dönem döviz darboğazına girmiş, petrol alamama riskiyle karşı karşıya kalmıştı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel “yetmiş sente muhtacız” derken, bu riskten bahsetmiş; Amerikan Doları rezervinin, Türkiye gibi petrol ithalatçısı ülkeler için ne kadar kritik olduğunu ortaya koymuştu.

İran, 2003 yılının başından bu yana Avrupa ve Asya’ya yaptığı petrol satışları karşılığı Euro talep ediyor. İran bu kararını ileriye götürüp, 2007 yılında Kiş Adası’nda kurduğu Serbest Bölge’de, İran Petrol Borsası’nı kurdu. Petrol ve türevlerini sadece Euro ile değil, diğer dövizlerle de satmaya, hattâ diğer üreticilere sattırmaya hazırlanıyor. Rus Rublesi’ni rezerv edilebilir hale getirmeyi amaçlayan Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin de, 2006 yılında yaptığı açıklamada, Rus petrol ve doğalgazını Ruble’yle satacağını duyurmuştu. Venezuela, İran ve Rusya’nın ABD’yle arasındaki gerginliğin arka planında; başkanlarının sivri dilinden çok, sahip oldukları petrolü Amerikan Doları dışındaki para birimleriyle satma; ABD’nin “Aşil Tendonu” olarak da adlandırılan Petrodolar Döngüsü’nü kırma girişimleri yer alıyor.

The Independent‘da yayınlanan, Robert Fisk imzalı “Dolar’ın ölümü” başlıklı makale de  bunu doğrular nitelikte. Makaleye göre; aralarında ABD’nin yakın dostu Suudi Arabistan’ın da bulunduğu, Kuveyt, Katar gibi Körfez Ülkeleri; Çin, Rusya, Japonya ve Fransa ile gizli görüşmeler yürütüyor. Bu görüşmelerin odağında, petrolün Amerikan Doları dışında; Japon Yeni, Çin Yuanı, Euro gibi dövizlerle satışı yer alıyor. Yani Araplar; ABD ile 70’lerde yaptıkları ‘güvenlikleri karşılığı, petrollerini dolar ile satma’ antlaşmasını gözden geçiriyor. Bu haber Suudi yetkililerce bakanlık seviyesinde anında yalanlandı. Ancak petrolün Altın, hattâ yeni bir döviz kuru ile satışı da gündemde. Bu ihtimallerin, Altın’ın son dönemdeki aşırı değerlenmesini körüklediği konuşuluyor.

İran Petrol Borsası’nın ABD’nin Petrodolar Döngüsü’nü kırma riski, 2005 yılında, dönemin ABD Başkanı George W. Bush tarafından da dile getirilmişti. Saddam Hüseyin’i Euro karşılığı petrol satma kararı nedeniyle idam sehpasına çıkaran Bush; İran’ın Euro karşılığı petrol satışının Amerikan Doları’nın egemenliğini tehdit ettiğini kabul etmiş; bu nedenle İran’a operasyon düzenleme dedikodularının ‘komik’ olduğunu  söylemişti. Bununla beraber, bu girişimi durdurmak için bütün yöntemlerin masada olduğunu eklemeyi unutmamıştı.

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, IMF ve Dünya Bankası Konferansı için geldiği İstanbul’da; finansal krizin geleceğini tanımlarken “değişen ekonomik güç ilişkilerinin fark edilmesi” öngörüsünde bulundu. ABD’nin yıllık büyüme oranı yüzde 2’nin altındayken Çin’in, yüzde 10’u aşan büyümesiyle geldiği durum ortada. Bu ekonomik ve endüstriyel büyümenin Çin’i yakın bir zamanda Dünya’nın en büyük petrol tüketicisi haline getirmesi bekleniyor. Avrupa’nın enerji konusunda Rus doğalgazına bağımlı olması, Zoellick’in öngörüsünü şimdiden haklı çıkarıyor.

Dolar’ın tahtını sallayan bu gelişmelere rağmen; Çin Dünya’nın en büyük petrol tüketicisi haline gelse de, bu günün birincisi ABD en kötü ihtimalle ikinci olacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir. ABD, bu durumda bile petrol ihtiyacını Körfez Ülkelerinden sağlamaya; petrolü, Arapların elinden kendi Doları ile almaya devam edecektir. ABD’ye olan petrol bağımlılığı, Japonya’yı Pearl Harbor’a saldırmaya zorlamış, bedelini atom bombası ile ödetmişti. Japonya, petrol konusunda yeni arayışlara girse de, en büyük müşterisi ABD’yi fazla üzmek istemeyecektir. Hepsinden önemlisi ABD; sadece Japonya’nın değil, Çin’in de en büyük müşterilerinden biri konumunda. Son yılların en iyi tüccarlarından Çin’in, bu iyi müşterisini kaybetmeyi göze almayacağı ortada.

Dolar’ın ölümü yakın bir gelecekte söz konusu olmasa da, petrolün Amerikan Doları dışındaki dövizlerle satışı; Euro gibi yeni rezerv kurlarının ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.

%d blogcu bunu beğendi: