Diagnost

Archive for Ocak 2011|Monthly archive page

İran’ın Nükleer Programı

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 26 Ocak 2011 at 18:22

ABD, İran’a nükleer programından dolayı çok kızıyor.
Bizim de kızmamızı istiyor. Sizce haklı mı?
Yoksa haklı olan İran mı?
Okuyun, siz karar verin.

I feel impelled to speak today in a language that in a sense is new–one which I, who have spent so much of my life in the military profession, would have preferred never to use. That new language is the language of atomic warfare.

Dwight D. Eisenhower, ABD Başkanı
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 8 Aralık 1953

yani demiş ki:

İnanın hiç içimden gelmiyor ama bırakın şu nükleer savaş konusunda iki çift laf edeyim“.

Eisenhower’ın bu konuşmasının tümünü şuradan okuyabilirsiniz ama  nereye varacağını tahmin edemezsiniz.

1968'de, İran Nükleer Araştırmalarında çalışanların dörtte biri kadınlardı.

1957 – ABD ve İran, “Atoms for Peace” programı çerçevesinde ilk sivil Nükleer İşbirliği Antlaşmasını imzaladı. Bağdat’taki Nükleer Bilimler Enstitüsü, CENTO himayesinde Tahran’a taşındı.
1959 – Şah Rıza Pehlevi, Tahran Üniversitesi’nde Nükleer Araştırma Merkezi kurulması tâlimatını verdi.
1960 – ABD, Şah’ın tâlimatı doğrultusunda, İran’a 5MW güç üreten reaktör sağlamayı kabul etti.
1961 – ABD Genelkurmayı -bugün Türkiye topraklarında bulunan nükleer silahları- İran’a yerleştirmeyi önerdi.
1967 – ABD, İran’a 5.545 kg zenginleştirilmiş uranyum, 112 kg Plütonyum gönderdi. Bu yakıt, sözü verilen reaktörü çalıştırmak içindi. Reaktör, yakıttan birkaç ay sonra Tahran’a ulaştı.
1974 – Şah Rıza Pehlevi, İran’ın 23.000 mw’lık reaktöre en geç 1978’de kavuşacağını bildirdi. Aynı yıl İran’ın nükleer silaha tahminlerden çok önce kavuşacağı müjdesini de verdi.
1974 – Şah, Fransa’nın her biri 1.000 mw gücünde beş adet reaktör, Uranyum ve Araştırma Merkezi sağlanması nı öngören protokolü Paris’te imzaladı.
1974 – Şah, Alman Kraftwerk union ve Fransız Framatome ile ikişer adet santral ve 10 yıllık zenginleştirilmiş yakıt alımı antlaşmasını imzaladı.
1975 – ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile İran Finans Bakanı Hushang Ansari, toplam değeri 6,4 Milyar Dolar’a ulaşan sekiz reaktör için antlaşma imzaladı.

Kaynak ve Alıntılar:
Atoms For PeaceThe Dwight D. Eisenhower Library
Chronology of Iran’s Nuclear Programme, 1957-2007 Dr. Farhang Jahanpour

Şunlar da ilginizi çekebilir:
Kuzey Kore’nin Nükleer Silah denemeleriDiagnost
“Il y a deux pays au monde qui ne méritent pas d’exister : l’Iran et Israël”Diagnost

Share

Reklamlar

İnsan vicdanı vs. Köpekbalığı kıkırdağı

In Bilim, Dünya, Komplo Teorileri on 26 Ocak 2011 at 15:34

Köpekbalığı, bu gezegenin en zeki, en hızlı, en güçlü ve en asaletli hayvanlarından biri olmasına rağmen, bu gezegenin en vahşi yaratığı insanın gazabından kurtulamamıştır. Yılda 100 milyon köpekbalığı bireyinin insanlarca avlandığı veya ölüme terk edildiği tahmin edilmektedir.

Ölüme terk edilmek?

Köpekbalığı yüzgecinden yapılan çorbanın, fahiş fiyatlara alıcı bulması, köpekbalıklarının feci sonunu hazırlıyor. Avcılar, yakaladıkları köpekbalığının sadece yüzgecini kesip, balığı yüzgeçsiz halde suya bırakıyor. Hareket kabiliyetini kaybeden köpekbalığı, acılar içerisinde ve çoğu zaman başka hayvanlar tarafından yenerek ölüyor. Ne yazık ki, köpekbalığı avının, tek gerekçesi çorba değil.

 

Köpekbalığı diş fosilleri

 

William I. Lane ve Linda Comac tarafından yazılan, Mayıs 1992’de ilk basımı yayımlanan ‘Sharks Don’t Get Cancer: How Shark Cartilage Could Save Your Life‘ (İng. Köpekbalıkları kansere yakalanmaz: Köpekbalığı kıkırdağı hayatınızı nasıl kurtarır) adlı kitap, köpekbalıklarının kansere yakalanmadığını; kıkırdaklarında yer alan elementler sayesinde, vücutlarında tümör oluşmadığını iddia ediyordu. Başta ABD olmak üzere, dünyanın dört bir yanında, köpekbalığı kıkırdağı kullanılarak üretilen onlarca ilaç türedi. Hepsi için binlerce köpekbalığı avlandı. Bu hipotez, doğru dürüst bir bilimsel çalışma haline getirilip tartışmaya açılmamış, kısacası kanıtlanmamıştı. İşin kötüsü:

Köpekbalıkları kansere yakalanabiliyor.

Kaynaklar:
Sharks Do Get Cancer: Few Surprises in Cartilage Research
Shark cartilage, cancer and the growing threat of pseudoscience.
Shark Cartilage, American Cancer Society

Bir de bu var:
Haifisch – Diagnost

 

Share

Oslo’dan Kudüs’e uçamayan güvercin

In Dünya, Dış Politika, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 06 Ocak 2011 at 01:39

İsrail ve Filistin gibi kanlı bıçaklı iki tarafın ilişkilerini tanımlamak, ilişkiler hakında bir şeyler yazmaktan daha zor. İki taraf arasında yaşanan; roketli, suikastli, bombalamalı bir geçmişe ulaşmak, iyi bir internet kulanıcısı ve/ya bu konulara ilgi duyan biri için zor olmayacaktır.

İsrail Devleti, Dünya kamuoyu gözünde sütten çıkmış ak kaşık değildir. Resmî açıklamaları da, öyle olduğunu iddia etmemektedir. Ancak, israil devleti’nin kısa tarihinde, Filistin sorununa barışçıl çözümler bulma taraftarı yöneticiler olmadığını iddia etmek haksızlık olur. Aynı durum, Filistin Ulusal Yönetimi tarihçesi için de geçerlidir. Ancak bölgede yaşananlar bütün dikkatimizi; her iki tarafın barış için çaba sarfeden tarafları yerine, bölgeyi kan ve barut kokusuna mahkûm edenlere odaklamıştır. Pek çok konuda sayfalarca bilgi ve görüş bulunan İnternet medyasında, Oslo Barış Anlaşması hakkında bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar entry bulunması bunun anlamlı bir örneğidir.

Filistin Kurtuluş Örgütü Genel Sekreteri Yaser Arafat ve İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin tarafından törenle 13 Eylül 1993 tarihinde Vaşington’da halka açık bir törenle imzalanan Oslo Barış Anlaşması’nın yarısına uyulsaydı, bugün Ortadoğu ile ilgili çok farklı şeyler konuşacaktık. Ama olmadı. Olmamasının sorumluluğunu tamamen İsrail’e yıkmak işin haksız ve kolay yolu. Biz de bu kolay yoldan gidelim, bakalım neler göreceğiz.

 

Rabin, Clinton ve Arafat. Oslo Barış Anlaşması İmza Töreni, Vaşington, 13 Eylül 1993.

 

Hem İsrail ve hem de Filistin kamuoyunun inkar edemeyeceği gerçek; Oslo Barış Anlaşması’nı imzalayan kalemlerin, İsrail ve Filistin tarihinin gördüğü ve belki göreceği en barışçı liderler olduğudur. Kaderin bu iki barışçı ismi bir araya getirmesi, Filistin sorununun sona ermesine yetmedi. Çünkü İsrail yönetiminde yer alan “bazı güçler”, sol görüşlü ve seküler bir ideolojiye sahip Filistin Kutuluş Örgütü’ne karşı, Batı Şeria ve Gazze’deki bazı İslamî hareketlere destek verdiler.

10 Haziran 1967’da Altı Gün Savaşı sonunda İsrail; Batı Şeria ve Gazze’yi işgal etti. 1970’lerin sonlarında, Mısır kökenli panislamist Müslüman Kardeşler adlı örgüt, işgal edilen topraklarda hayır işleri yapmaya başladı. Yetimhaneler, bizdeki anlamıya sağlık ocakları kurdu. Eğitime büyük önem verdi. 1978’de Gazze’de İslam Enstitüsü’nü kuruldu. İslam Enstitüsü’nü, diğer okullar izledi. İsrail askerî otoritesi, sadece bu hayır işlerine değil, bu faaliyetler için gereken paranın toplanmasına izin verdi. İslamî hareket, bu faaliyetlerini rahatlıkla yürütürken, sol görüşlü ve seküler bir ideolojiye sahip Filistin Kurtuluş Örgütü büyük bir baskı altındaydı.

Hamas, 1987’de Şeyh Ahmed Yasin, Abdülaziz El Rantisi ve Muhammed Taha tarafından İlk İntifada’nın başlangıcında Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütünün Filistin kanadı olarak kuruldu. 1988’deki siyasi programında Hamas; Filistin’in asla, Müslüman olmayanlar tarafından etrafı çevrilebilecek bir İslam ülkesi olamayacağını ifade etti ve Filistinli Müslümanlar için Filistin’in kontrolünü İsrail’den almak adına kutsal bir savaş vermenin dini bir görev olduğunu açıkladı. Aynı dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü, İsrail’in varolma hakını tanıdığı Oslo Görüşmeleri’ne başlamıştı. Filistin’in israil’le mücadelesinde yeni bir perde açıldı:

FKÖ’nün Hamas’la mücadelesi.

1987 – Hamas, Gazze’yi Müslümanlaştırma Programına başladı. Tesettür zorunlu hale geldi, kadınların evinde oturması sağlandı, erkeklere birden çok kadınla evlenme hakı verildi. Uygunsuz kıyafetlerle dolaşan kadınlar, kumar oynayanlar “uyarıldı”.

18 Mayıs 1989 – Hamas’ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin, İsrail güvenlik güçleri tarafından tutuklandı işkence gördü ve Ramallah cezaevine gönderildi.

9 Eylül 1993 – FKÖ lideri Yaser Arafat, İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’e bir mektup yazdı. Mektupta şöyle diyordu: “The PLO recognizes the right of the State of Israel to exist in peace and security.“.

9 Eylül 1993 – İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin, FKÖ lideri Yaser Arafat’a bir mektup yazdı. Mektupta şöyle diyordu: “In response to your letter of September 9, 1993, I wish to confirm to you that, in light of the PLO commitments included in your letter, The Government of Israel has decided to recognize the PLO as the representative of the Palestinian people and commence negotiations with the PLO within the Middle East peace process.

13 Eylül 1993 – İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü liderleri, karşılıklı olarak birbirlerini tanıdıkları mektuplaşmaların ardından, Oslo Barış Anlaşmasını imzaladı. Anlaşma, İsrail halkı tarafından büyük destek gördü. Fetih, anlaşmaları destekledi, İsrailli sivilere yapılan saldırıları kınadı. Ancak Hamas, İslami Cihad, Filistin Halk Kurtuluş Cephesi aynı fikirde değildi. “İsrail Devleti’nin barış ve güvenlik içerisinde varolma hakkı” fikri, bu grupları çileden çıkarmıştı. O dönemde hâlâ hapiste olan Hamas’ın kurucusu Şeyh Ahmed Yasin, Oslo Barış Anlaşması’nın yürürlüğe girmemesi için büyük bir kampanya başlattı.

9 Kasım 1995 – Leah Rabin, eşi Yitzhak Rabin’i 4 Kasım 1995’de kaybetti. Yigal Amir adlı radikal sağcı bir İsrailli’nin silahından çıkan kurşun, Nobel Barış Ödüllü eşini o’ndan almıştı. Tel Aviv’deki evinde, 5 gün önce kaybettiği eşinin yasını tutarken, kapısı çaldı. Gelenlerden biri, İsrail’in iç istihbarat örgütü Şin Bet’in eski bir ajanı Yossi Ginossar’dı. Yanındaki adamı ilk bakışta tanımak mümkün değildi. Çünkü, her zamanki kıyafetinden bir şeyler eksikti. Rabin’in arkadaşı, Rabin’in eşine başsağlığı dilemeye gelmişti.

 

18 Haziran 1996 – Benjamin Netanyahu, Nobel Barış Ödüllü Yitzhak Rabin’in ardından, İsrail Başbakanı seçildi.

17 Ocak 1997 – Benjamin Netanyahu, Hebron Anlaşmasını imzaladı. İsrail’in hebron’dan çekilmesini, ancak “bazı askerî bölgelerde varolmasını” sağlayan bu anlaşmanın neden önemli olduğunu, Netanyahu’dan dinleyelim: “Why is that important? Because from that moment on I stopped the Oslo Accords“. Oslo Anlaşmaları’nın diğer bir mimarı ABD için de: “I know what America is. America is something that can be moved easily.

Eylül 1997Benjamin Netanyahu, müebbete mahkum Şeyh Ahmed Yasin’i serbest bıraktı. Ahmed Yasin, tedavi olmak üzere Ürdün’e geçti. Bu arada Netenyahu, Clinton’u da zorlayarak Yaser Arafat’ın “Hamas’a hakim olmasını” istedi. Ne tesadüftür ki, bir süre sonra Şeyh Ahmed Yasin, Gazze’ye geri döndü ve Hamas’ın başına geçti.

Bu kadar hikâyeyi neden anlattık. Gelin bunu İsrail Eski Başbakanı Ehud Olmert‘ten dinleyelim:
Netanyahu established Hamas, gave it life, freed Sheikh Yassin and gave him the opportunity to blossom, because of the nonsense that was done while Netanyahu was Prime Minister

Kaynak ve Alıntılar:
Hamas Fights Over Gaza’s Islamist IdentityThe New York Times
Tricky BibiHa’aretz
Olmert, Netanyahu clash over Hamas and Golan HeightsThe Jerusalem Post
Israel-PLO RecognitionJewish Virtual Library

LIFE Photo on this page used only for personal, non-commercial purpose. Diagnost.

Share

“Il y a deux pays au monde qui ne méritent pas d’exister : l’Iran et Israël”

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 19:16

Benim gibi Fransızca bilmiyorsanız, başlıkta ne yazdığını biraz merak edin.

Dünya toplam petrol rezervinin üçte birine sahip iki ülke:
Dünya petrol rezervinin neredeyse beşte biri üzerinde oturan Sünnî Suudi Arabistan
Dünya petrol rezervinin onda birinden fazlasının üzerinde oturan Şii İran

İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin, 1966’da Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın ve İran Şahı Rıza Pehlevi’nin karşılıklı ziyaretleriyle başladığı; 24 Ekim 1968’de, Basra Körfezi’nde yer alan Farsî ve Arâbî adalarının her iki ülke arasında paylaştırıldığı ve kıta sahanlıklarının belirlendiği anlaşma ile imza altına alındığı söylenebilir. Basra Körfezi’nde böyle adalar olduğunu bilmiyordunuz değil mi? Ben de bilmiyordum. Google Maps ve Bing Maps’te aradım, yine bulamadım. Otoparktaki arabamı görebildiğim bu sitelerde olmayan iki adayı bulduğum yere bakınız, Ortadoğu haritası nasıl ve kimler tarafından çizilegelmiş görünüz.

 

1966’dan, Ayetullah Humeyni’nin Air france uçağıyla iran’a ayak basışına kadar geçen sürede iki ülke arasındaki ilişkiler, tarafların Basra Körfezi ve bölgenin geri kalanı üzerindeki siyasî hakimiyet çabasıyla geçti. Humeyni’nin “Kim daha müslüman” faslını açması ve zaman içerisinde çevre ülkelerine Devrim İhracı politikası ortamı iyice gerdi. Artık Ortadoğu’da, iki İslam ihracatçısı vardı.

İlişkilerde en belirleyici role sahip olan mezhep çatışması, İran-Irak savaşı sırasında daha da belirgin hale geldi. Sünnî Suudi Arabistan, Sünnî Saddam Hüseyin’e milyonlarca dolar pompalamakla kalmadı; Kuveyt, Bahreyn gibi diğer körfez ülkelerini de Irak’ı desteklemeye teşvik etti. Hattâ Suudi Arabistan, iki ülke arasındaki petrol rekabeti kartını da kulanarak, petrol üretimini ciddi oranda arttırdı. Amacı, petrol üretimini arttırıp, fiyatları düşürmek ve dolayısı ile, İran’ın savaş ekonomisini sekteye uğratmaktı. Bu dâhice!? fikir sayesinde petrol varil fiyatları yarı yarıya düştü. Suudi Arabistan, petrol gelirinin üzerinde bir bidon benzin döküp kibriti çakmış oldu. Tüm bu olanlara cevap olarak İran, Suudi ve Kuveyt hava sahasına defalarca girdi. Bu ülkelerin Irak’a desteklerini kesmelerini sağladı.

Dünyayı dengesiz bırakmamaya and içen Amerika Birleşik Devletleri de boş durmadı, o da İran’a yardımcı oldu. Suudiler kadar göstere göstere yapmaaya çalıştı ama o da başarısız oldu. Bu operasyon tarihe “İran Contra Skandalı“, magazinsel adıyla Irangate olarak geçti.

1987 yılında, Hac mevsiminde Mekke’de yapılan gösterilere, Suudi güvenlik güçlerinin müdahalesi sert oldu. gösterici 400 hacı adayının çoğunluğunun iranlı olması bardağı taşırdı. Suudi yetkililer Hac programını durdurdu. Olayları duyan Tahran ayağa kalktı. İranlılar Suudi Büyükelçiliğini bastı, diplomatları dövdü. Dövülen diplomatlardan biri hayatını kaybetti. Bu olayların üzerine, Suudiler İran’la diplomatik ilişkilerini ve İran vatandaşlarına Hac vizesi vermeyi kesti. Hac konusu bugün de iki ülke arasında sorun olmaya devam etmektedir. Suudi Arabistan, İran’ın resmen uyarmasına rağmen, İranlı hacı adaylarından zorla parmak izi almaktadır.

Başlıkta ne mi yazıyor?

Dünyada varolmayı haketmeyen iki ülke var: İsrail ve İran
Suudi Arabistan Kralı Abdullah, 5 Haziran 2010

Kaynak:
La violente charge du roi Abdallah contre l’Iran et Israël est démentie par Riyadh, Figaro

Şunlar da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Yapay KaderDiagnost
Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihiDiagnost

 

Suudi Arabistan – İsrail: Yapay Kader

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 16:33

İki ülke arasındaki dolaylı ilişkilerini kazdıkça bulduğumuz şey, “ileri sürüldü iddia edildi” tarzı habercilik oluyor. Haberlerin çoğu bu şekilde ve karşılıklı yalanlamayla süslü. Zaten bu haberleri yayınlayanlar tarafların değil, genelde üçüncü ülkelerin medyası.

Örneğin, İsrail Ha’aretz gazetesinin 24 Haziran 2010 tarihli haberinde, 18-19 Haziran 2010 tarihleri arasında İsrail askerî helikopterlerinin Suudi Arabistan’ın Tabuk Havaalanı’na “ekipman indirdiği” ve bunun Müslüman bir ülkeye saldırı hazırlığı olduğu yazıldı. Haberde, Tabuk Havaalanı’nda bazı uçuşların iptal edildiği ve İsrail operasyonunun bu sayede gerçekleştiği yer aldı.

 

İsrail bayrağındaki iki mavi çizginin, Tevrat’ta vaad edilen topraklar olan Fırat ve Dicle nehirlerini temsil edip etmediği, yıllardır süren bir tartışmadır. İsrail’e göre bu çizgiler, fotograftaki Yahudi dua şalı Tallit’i simgeler.

Bu haberleri İsrail yazdırıyordur” diye düşünenler için asıl önemli not: haberin kaynağı, İran’ın yarı-resmî yayın organı Fars News agency. Ajans bu haberi “Siyonist rejimin Suudi Arabistan’daki şüpheli aktivitesi” olarak verdi. İki ülke arası ilişkilerin İran’ı rahatsız ettiği ortada. Umarım bizimkiler de -diplomatik jargonla- “dikkatle izliyordur”.

Obama Yönetimi’nin Kongre’ye sunmaya hazırlandığı, Suudi Arabistan’a 60 milyar dolar’lık silah satışı, bugüne kadar yapılan en büyük silah satış anlaşması olarak tarihe geçecek. 1950-2006 yılları arasında, ABD’nin Suudi Arabistan’a sattığı askerî mal ve hizmetlerin değeri 80 milyar dolar seviyesinde. ABD’nin 1948-2007 tarihleri arasında İsrail’e verdiği askeri destek ise 53 milyar dolar’dan fazla.

Bu çılgınca silahlanmaya rağmen, aralarında diplomatik ilişki olmayan her iki ülkenin birbirlerine tehdit oluşturduğu söylenemez. Aksine, her iki ülkeyi tehdit eden Saddam rejimi gibi tarihi paydalar; Suudileri ziyadesiyle rahatsız eden İran’ın Basra Körfezi’ne hakimiyeti ve İsrail’i eli tetikte bekleten İran’ın nükleer programı gibi güncel sorunlar; tarafları, Ortadoğu’daki en kıdemli Amerikan müttefik ve müşterisi konumunda tutuyor.

Kısacası, ortada iki ülkeyi dolaylı da olsa ilişkilendiren yapay bir kader var.

 

Şu da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihiDiagnost

Kaynak ve Alıntılar:
Report: IAF helicopters unload equipment ‘meant for attacking a Muslim state’ at Saudi airport, Ha’aretz
Is Israel arming in Saudi Arabia?, The Jerusalem Post
Israel setting up Saudi base for Iran raid?, msnbc.com
‘İsrail helikopterleri, Suudi Havaalanına mühimmat indirdi’ iddiası, Zaman
İsrail Helikopterleri Arabistan’a Cephane Taşıyor, Velfecr

Share

Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihi

In Dünya, Dış Politika, Ekonomi, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 15:45

Aynı Hıristiyan babanın iki mânevî kızı; İslâm’ın kılıcı Suudi Arabistan ve Davut’un Kalkanı İsrail arasında diplomatik ilişkilerden bahsetmek pek mümkün değildir. Ancak, aynı mânevi babaya sahip kızkardeşlerin kanlı bıçaklı düşman olduklarını iddia etmek de gerçekçi bir yaklaşım olmaz. İlişkilerin düzeyi, “hadi canım olur mu öyle şey” dedirtecek seviyede de olabilir, “tabi ya, aksini düşünmek saflık olur” beyanatlarıyla da süslenebilir. Dezenformasyonun millî spor olduğu ortadoğu coğrafyasında, bu iki ülke ilişkileriyle ilgili bazı notlar aktarıp, meraklısının kafasını karıştıracak yakın tarihe bakalım.

 

Üzerinde şehadet yazan Suudi Arabistan bayrağı, asla yarıya indirilmez.

Aralık 2005
Suudi arabistan, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu. Üyelik şartlarını sağlamak amacıyla, İsrail mal ve hizmetlerine uyguladığı boykotu resmen kaldırdı.

5 Nisan 2006
ABD Kongresi’ne verilen önergede, 2005 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Suudi Arabistan’ın, üyelik şartlarını çiğnediğini ve İsrail’e uyguladığı boykota devam ettiğine dair önerge verildi.

21 Haziran 2006
Suudi Arabistan’ın ABD büyükelçisi, İsrail’e uygulanan boykotun bitmeyeceğini açıkladı.

28 Nisan 2008
American Chronicle’ın Salah Uddin Shoaib Choudhury imzalı makalesinde; 2005 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Suudi Arabistan’ın, İsrail mal ve hizmetlerine uyguladığı boykotu kaldırdığı bilgisi tekrarlandı. Ancak Choudhury işi bir adım öteye götürdü ve yazının yayımlandığı 2008 tarihi itibarı ile bu durumun devam ettiğini, yani boykotun uygulanmadığını iddia etti.

12 Haziran 2010
İngiliz The Times gazetesi yazarı Hugh Tomlinson, İsrail’in, İran’ın nükleer tesislerini vurmak üzere yapacağı olası bir hava saldırısı sırasında; Suudi Arabistan’ın, hava savunma sistemlerini etkisiz hâle getirebilmesi için gereken testleri tamamladığını yazdı. Bu haber, Türk basınında da yer buldu. Hürriyet, haberi  “Suudilerden vur izni” başlığıyla sundu.

13 Haziran 2010 tarihli Zaman Gazetesi, haberi: “Amerikalı bir isme dayandırılan habere göre Suudiler muhtemel bir saldırı sırasında kendi uçaklarının havalanmaması ya da İsrail uçaklarına saldırmama şeklinde tatbikatlar yapıyor. Aynı şekilde Suudi bir kaynak da gazeteye yaptığı açıklamada “Biz onların (İsrail’in) geçişine izin vereceğiz ve bir şey görmeyeceğiz” diyor. Plana göre İsrail uçakları Suudi hava sahasını geçtikten sonra hava savunma sistemleri alarm durumuna geçecek.” Ve “Muhtemel bir saldırıda suudi arabistan seçeneğinin devreye girmemesi, İsrail savaş uçaklarının Kızıldeniz ve Hint Okyanusu üzerinden uçarak İran’ın nükleer tesislerine saldırmasına yol açacak” detaylarıyla yayımladı.

Ama bir şeyi unuttu. Zaman’ın belirtmediği detay, Tomlinson’un makalesinde adı verilmeyen, bölgede görevli ABD’li yetkilinin, Suudi Arabistan’ın yaptığı bu çalışmanın, “ABD Dışişleri Bakanlığı ile yapılan anlaşma” ile yürütüldüğünü söylemesiydi.

13 Haziran 2010
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, Times gazetesinde, “İran’a olası saldırısı sırasında İsrail’e hava sahasını kullandıracakları” yönündeki haberi kesin dille yalanladı.

14 Eylül 2010
Haberi geç ama doğru vermesiyle tanınan BBC; Amerika Birleşik Devletleri’nin Suudi Arabistan ile tarihinin en büyük silah anlaşmasını imzalamaya hazırlandığı haberini verdi. Habere göre “60 milyar doları bulabileceği söylenen anlaşma çerçevesinde Suudi Arabistan’a onlarca savaş uçağı ve helikopter satılacak”, “…Kongre’nin Suudi Arabistan gibi geleneksel bir müttefike silah satışına karşı çıkmayacağı, yönetimin Riyad’ın İran’a karşı güçlendirilmesi gerektiği tezini işleyeceği belirtiliyor. Kimliği açıklanmayan bir savunma yetkilisi, Reuters ajansına İsrail’in de anlaşma konusunda ‘rahat’ olduğunu söyledi”

“Şimdi yalanlama sırası İsrail’de” diye düşünmek mümkün. Ancak; ABD’nin, İran’ın nükleer çalışmalarından çok da haz etmeyen Suudi Arabistan’ı güçlendirme projesi, aynı zamanda İsrail’in İran’a karşı tavrını güçlendireceği için, böyle bir beklenti yersiz olabilir. Zira kızkardeşler, Yom Kippur Savaşı’ndan bu yana, birbirlerinin güçlenmesine çok da ses etmediler.

Şu da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Yapay KaderDiagnost

Kaynak ve Alıntılar:
Arab League Boycott of Israel, CRS Report for Congress, State.gov
Saudi Ambassador Says Trade Boycott of Israel Will Not End, The New York Sun
Why Bangladesh continues travel ban on Israel, American Chronicle
Saudi Arabia gives Israel clear skies to attack Iranian nuclear sites, The Times
Suudilerden ‘vur’ izni, Hürriyet
‘Suudiler, İran saldırısında İsrail’e hava koridorunu açacak’, Zaman
Suudi Arabistan: Hava sahamızı İsrail’e kullandırtmayız, Radikal
ABD Suudilere rekor silah satışına hazırlanıyor, BBC
Petrodolar Döngüsü, Diagnost

Share

Petrodolar Döngüsü

In Dünya, Dış Politika, Ekonomi, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 04 Ocak 2011 at 20:09

Başta OPEC üyeleri olmak üzere petrol üreticisi ülkeler, kendi bünyelerinde değerlendiremeyecekleri miktarda ihtiyaç fazlası paralarını ABD ve Avrupa’daki bankalara yatırırlar. ABD ve Avrupa’daki bankalar ve hattâ IMF, bu paraları nakit ihtiyacı içerisindeki gelişmekte olan ülkelere satar. Krediyi alan gelişmekte olan ülkeler, bu parayı bağımlı oldukları petrolü satın almak için harcarlar.

Petrol Üreticisi – Finans Kurumu – Petrol Tüketicisi arasındaki bu Dolar çevrimi, Petrodolar Döngüsüdür.

 

IMF'ye göre Petrodolar Döngüsü

Mısır ve Suriye 6 Ekim 1973’de, Yahudilerin Yom Kippur tatilinde İsrail’e saldırarak dördüncü ve en yıkıcı Arap-İsrail savaşını (1973 Arap-İsrail savaşı) başlattı. Mısır, Suudi Arabistan’ı, İsrail’in en büyük destekçisi ABD’ye karşı petrol ambargosu uygulaması konusunda iknâ etti. İran, Suudi Arabistan ve diğer birkaç petrol üreticisi arap ülkesi petrol fiyatlarını %70 oranında arttırdıklarını duyurdu. Bir yıldan kısa bir süre içerisinde, tüm Arap petrol üreticilerinin ambargoya katılımıyla, petrolün varil fiyatı beş kattan fazla arttı.

Ambargo, ABD’de büyük bir yıkıma yol açtı. ABD, bu felâketin tekrarlanmaması için son derece ilginç bir çözüm buldu. Elinde ihtiyaç fazlası korkunç miktarda Amerikan Doları bulunan, ancak doğru dürüst hiçbir altyapıya sahip olmayan Suudi Arabistan’a şu teklifi götürdü:

* Suudi Arabistan, böyle bir ambargoyu tekrarlamama karşılığında, ABD tarafından yeniden inşâ edilecekti. Ülkenin tüm alt ve üst yapısı, ordusu abd tarafından kurulacaktı.
* ABD, Suudi Hanedanı’nın bekâsını diplomatik ve askerî anlamda garanti edecekti.
* Ve tüm bunları Suudi sermayesiyle yapacaktı.

Suudi arabistan elindeki ihtiyaç fazlası Petrodolar ile ABD Hazinesi’nden değerli kağıtlar alacak; ABD de bu sermayenin kârıyla, Amerikan mal ve hizmetlerini Suudiler’e müthiş bir katma değerle geri satacaktı. Suudiler bu teklifi kabul etti; Modern Suudi Arabistan, kendi parasıyla Amerikan şirketlerince yeniden inşa edildi. Böylece Petrodolar Döngüsü‘nün ilk çevrimi başlamış oldu.

Bu durum, Suudi Arabsitan’ın İsrail’e neden tavır almadığını, Irak’ın işgâline nasıl yardımcı olduğunu anlamaya yardımcı olacaktır.

Ayrıntılı bilgi için: IMF – Recycling Petrodollars

%d blogcu bunu beğendi: