Diagnost

Archive for the ‘Ekonomi’ Category

Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihi

In Dünya, Dış Politika, Ekonomi, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 15:45

Aynı Hıristiyan babanın iki mânevî kızı; İslâm’ın kılıcı Suudi Arabistan ve Davut’un Kalkanı İsrail arasında diplomatik ilişkilerden bahsetmek pek mümkün değildir. Ancak, aynı mânevi babaya sahip kızkardeşlerin kanlı bıçaklı düşman olduklarını iddia etmek de gerçekçi bir yaklaşım olmaz. İlişkilerin düzeyi, “hadi canım olur mu öyle şey” dedirtecek seviyede de olabilir, “tabi ya, aksini düşünmek saflık olur” beyanatlarıyla da süslenebilir. Dezenformasyonun millî spor olduğu ortadoğu coğrafyasında, bu iki ülke ilişkileriyle ilgili bazı notlar aktarıp, meraklısının kafasını karıştıracak yakın tarihe bakalım.

 

Üzerinde şehadet yazan Suudi Arabistan bayrağı, asla yarıya indirilmez.

Aralık 2005
Suudi arabistan, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu. Üyelik şartlarını sağlamak amacıyla, İsrail mal ve hizmetlerine uyguladığı boykotu resmen kaldırdı.

5 Nisan 2006
ABD Kongresi’ne verilen önergede, 2005 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Suudi Arabistan’ın, üyelik şartlarını çiğnediğini ve İsrail’e uyguladığı boykota devam ettiğine dair önerge verildi.

21 Haziran 2006
Suudi Arabistan’ın ABD büyükelçisi, İsrail’e uygulanan boykotun bitmeyeceğini açıkladı.

28 Nisan 2008
American Chronicle’ın Salah Uddin Shoaib Choudhury imzalı makalesinde; 2005 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Suudi Arabistan’ın, İsrail mal ve hizmetlerine uyguladığı boykotu kaldırdığı bilgisi tekrarlandı. Ancak Choudhury işi bir adım öteye götürdü ve yazının yayımlandığı 2008 tarihi itibarı ile bu durumun devam ettiğini, yani boykotun uygulanmadığını iddia etti.

12 Haziran 2010
İngiliz The Times gazetesi yazarı Hugh Tomlinson, İsrail’in, İran’ın nükleer tesislerini vurmak üzere yapacağı olası bir hava saldırısı sırasında; Suudi Arabistan’ın, hava savunma sistemlerini etkisiz hâle getirebilmesi için gereken testleri tamamladığını yazdı. Bu haber, Türk basınında da yer buldu. Hürriyet, haberi  “Suudilerden vur izni” başlığıyla sundu.

13 Haziran 2010 tarihli Zaman Gazetesi, haberi: “Amerikalı bir isme dayandırılan habere göre Suudiler muhtemel bir saldırı sırasında kendi uçaklarının havalanmaması ya da İsrail uçaklarına saldırmama şeklinde tatbikatlar yapıyor. Aynı şekilde Suudi bir kaynak da gazeteye yaptığı açıklamada “Biz onların (İsrail’in) geçişine izin vereceğiz ve bir şey görmeyeceğiz” diyor. Plana göre İsrail uçakları Suudi hava sahasını geçtikten sonra hava savunma sistemleri alarm durumuna geçecek.” Ve “Muhtemel bir saldırıda suudi arabistan seçeneğinin devreye girmemesi, İsrail savaş uçaklarının Kızıldeniz ve Hint Okyanusu üzerinden uçarak İran’ın nükleer tesislerine saldırmasına yol açacak” detaylarıyla yayımladı.

Ama bir şeyi unuttu. Zaman’ın belirtmediği detay, Tomlinson’un makalesinde adı verilmeyen, bölgede görevli ABD’li yetkilinin, Suudi Arabistan’ın yaptığı bu çalışmanın, “ABD Dışişleri Bakanlığı ile yapılan anlaşma” ile yürütüldüğünü söylemesiydi.

13 Haziran 2010
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, Times gazetesinde, “İran’a olası saldırısı sırasında İsrail’e hava sahasını kullandıracakları” yönündeki haberi kesin dille yalanladı.

14 Eylül 2010
Haberi geç ama doğru vermesiyle tanınan BBC; Amerika Birleşik Devletleri’nin Suudi Arabistan ile tarihinin en büyük silah anlaşmasını imzalamaya hazırlandığı haberini verdi. Habere göre “60 milyar doları bulabileceği söylenen anlaşma çerçevesinde Suudi Arabistan’a onlarca savaş uçağı ve helikopter satılacak”, “…Kongre’nin Suudi Arabistan gibi geleneksel bir müttefike silah satışına karşı çıkmayacağı, yönetimin Riyad’ın İran’a karşı güçlendirilmesi gerektiği tezini işleyeceği belirtiliyor. Kimliği açıklanmayan bir savunma yetkilisi, Reuters ajansına İsrail’in de anlaşma konusunda ‘rahat’ olduğunu söyledi”

“Şimdi yalanlama sırası İsrail’de” diye düşünmek mümkün. Ancak; ABD’nin, İran’ın nükleer çalışmalarından çok da haz etmeyen Suudi Arabistan’ı güçlendirme projesi, aynı zamanda İsrail’in İran’a karşı tavrını güçlendireceği için, böyle bir beklenti yersiz olabilir. Zira kızkardeşler, Yom Kippur Savaşı’ndan bu yana, birbirlerinin güçlenmesine çok da ses etmediler.

Şu da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Yapay KaderDiagnost

Kaynak ve Alıntılar:
Arab League Boycott of Israel, CRS Report for Congress, State.gov
Saudi Ambassador Says Trade Boycott of Israel Will Not End, The New York Sun
Why Bangladesh continues travel ban on Israel, American Chronicle
Saudi Arabia gives Israel clear skies to attack Iranian nuclear sites, The Times
Suudilerden ‘vur’ izni, Hürriyet
‘Suudiler, İran saldırısında İsrail’e hava koridorunu açacak’, Zaman
Suudi Arabistan: Hava sahamızı İsrail’e kullandırtmayız, Radikal
ABD Suudilere rekor silah satışına hazırlanıyor, BBC
Petrodolar Döngüsü, Diagnost

Share

Reklamlar

Petrodolar Döngüsü

In Dünya, Dış Politika, Ekonomi, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 04 Ocak 2011 at 20:09

Başta OPEC üyeleri olmak üzere petrol üreticisi ülkeler, kendi bünyelerinde değerlendiremeyecekleri miktarda ihtiyaç fazlası paralarını ABD ve Avrupa’daki bankalara yatırırlar. ABD ve Avrupa’daki bankalar ve hattâ IMF, bu paraları nakit ihtiyacı içerisindeki gelişmekte olan ülkelere satar. Krediyi alan gelişmekte olan ülkeler, bu parayı bağımlı oldukları petrolü satın almak için harcarlar.

Petrol Üreticisi – Finans Kurumu – Petrol Tüketicisi arasındaki bu Dolar çevrimi, Petrodolar Döngüsüdür.

 

IMF'ye göre Petrodolar Döngüsü

Mısır ve Suriye 6 Ekim 1973’de, Yahudilerin Yom Kippur tatilinde İsrail’e saldırarak dördüncü ve en yıkıcı Arap-İsrail savaşını (1973 Arap-İsrail savaşı) başlattı. Mısır, Suudi Arabistan’ı, İsrail’in en büyük destekçisi ABD’ye karşı petrol ambargosu uygulaması konusunda iknâ etti. İran, Suudi Arabistan ve diğer birkaç petrol üreticisi arap ülkesi petrol fiyatlarını %70 oranında arttırdıklarını duyurdu. Bir yıldan kısa bir süre içerisinde, tüm Arap petrol üreticilerinin ambargoya katılımıyla, petrolün varil fiyatı beş kattan fazla arttı.

Ambargo, ABD’de büyük bir yıkıma yol açtı. ABD, bu felâketin tekrarlanmaması için son derece ilginç bir çözüm buldu. Elinde ihtiyaç fazlası korkunç miktarda Amerikan Doları bulunan, ancak doğru dürüst hiçbir altyapıya sahip olmayan Suudi Arabistan’a şu teklifi götürdü:

* Suudi Arabistan, böyle bir ambargoyu tekrarlamama karşılığında, ABD tarafından yeniden inşâ edilecekti. Ülkenin tüm alt ve üst yapısı, ordusu abd tarafından kurulacaktı.
* ABD, Suudi Hanedanı’nın bekâsını diplomatik ve askerî anlamda garanti edecekti.
* Ve tüm bunları Suudi sermayesiyle yapacaktı.

Suudi arabistan elindeki ihtiyaç fazlası Petrodolar ile ABD Hazinesi’nden değerli kağıtlar alacak; ABD de bu sermayenin kârıyla, Amerikan mal ve hizmetlerini Suudiler’e müthiş bir katma değerle geri satacaktı. Suudiler bu teklifi kabul etti; Modern Suudi Arabistan, kendi parasıyla Amerikan şirketlerince yeniden inşa edildi. Böylece Petrodolar Döngüsü‘nün ilk çevrimi başlamış oldu.

Bu durum, Suudi Arabsitan’ın İsrail’e neden tavır almadığını, Irak’ın işgâline nasıl yardımcı olduğunu anlamaya yardımcı olacaktır.

Ayrıntılı bilgi için: IMF – Recycling Petrodollars

Çin Otomotiv Endüstrisi

In Dünya, Ekonomi on 21 Nisan 2010 at 01:53

Çin’i küçümseyeni Allah taş yapar

Dìyi Qìche Jítuán,
Shànghai Qìche Gongyè Zonggongsi,
Beijing Qìchegongyè Jìnchukou Gongsi

gibi firma isimleri size bir şey ifade etmiyor olabilir. Ürettikleri otomobilleri tanıdığınıza eminim: Cadillac Escalade, Buick Regal, Saab 9-3, Audi A4, Audi A6, Chrysler 300C, Mercedes Benz E Serisi

Şaka değil, bu otomobiller Çin Halk Cumhuriyeti’nde üretiliyor. Toyota, Çin’de Hibrit otomobil üretmeye başladı. BMW gibi birkaçı dışında, bildiğiniz tüm büyük markaların Çin’de fabrikası var. BMW’nin tüm güç aktarma organları, Alman endüstri devi ZF tarafından üretiliyor. ZF’nin çin’de fabrikası olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Lafın kısası, BMW’nin Çin’de üretime başlamasına az kaldı. Yakında haberi gelir.

Daha ilginci, 2010 yılı içerisinde Volvo da Çin malı oldu. Volvo’nun sahibi Ford Motor Company, Çin otomotiv devi Geely ile anlaştı. Alan şirketin adı “Sìchuan Téngzhong Zhòng Gongjixiè Youxiàn Gongsi“, hadi aklınızda kalacak şekilde söyleyeyim “Tengzhong”.

Çin otomotiv firmaları, bir yandan Avrupalı, Amerikalı üreticilerle, büyük hissedar kendileri olmak şartı ile joint venture üretim yapıyor; bir yandan da kriz yüzünden iflasın eşiğine gelen batı şirketlerini satın alıyor. Avrupa ve Amerika’daki fabrikaları AR-GE merkezine, müzeye dönüştürüp; bütün üretimi Çin’e kaydırdıklarında “diagnost yazmıştı” dersiniz.

* Çin otomotiv endüstrisi, 2009 yılında 13,8 milyon adetten fazla araç üretti.
* Japonya’nın tahtına oturarak, Dünya’nın en büyük otomobil üreticisi oldu.
* Çin Halk Cumhuriyeti, 2009 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nin de tahtına oturdu.
* Dünya’nın en büyük otomobil pazarı hâline geldi.
* Çin’in uzun vadeli hedefi, yılda 100 milyon otomobil satışı.
* Çinlilerin hepsi zıplasa Dünya yörüngeden kaymaz.
* Ancak otomotiv sektörünün yörüngesi çoktan doğuya kaydı.

Danışmanlık şirketi McKinsey’in 2008’de hazırladığı rapora göre; 2030 yılına kadar Çin yollarında düşecek otomobil sayısı 287 milyon adede ulaşacak. Bu rakam, tüm Dünya’daki otomobil sayısının %30’u anlamına geliyor. Çin otomotiv endüstrisinin pazarı domine etmesi; Çin’in otomobil tüketiminin zirveye çıkması, fosil yakıt tüketimi ve oluşturabileceği çevre felâketlerini akıllara getirebilir.

Aynı danışmanlık şirketinin diğer bir raporu, Çin otomotiv endüstrisinin elektrikli araçlara yaptığı yatırımı “Çin’in Yeşil Devrimi” adıyla uzun uzun anlatmış. Petrol türevleri konusunda dışa bağımlı bir ülke olan Çin, bu yatırımı babasının hayrına yapmıyor. Çin otomotiv üreticisi BYD’nin (Build Your Dreams) İhracat ve Satıştan sorumlu yöneticisi Henry Li, kimin hayrına yaptıklarını bakın nasıl anlatmış: “We are not trying to save the world, we are making money. Our strategy aims to give value to shareholders. If we can help the planet at the same time, all the better“[Kaynak] Yani diyor ki: “Gezegeni yerim, ortaklara bişey olmasın“.

Dış Ticarette Dolar dışı dövizlerin kullanımı

In Dış Politika, Ekonomi, Gündem, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 27 Ekim 2009 at 23:16

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İran gezisi sırasında “Komşularla Ekonomik Entegrasyon Projesi” ile ilgili şu ilginç açıklamada bulundu:

“Biz bunun yasasını düzenledik ve çıkardık, Meclisimizden geçti bu, Merkez Bankasıyla ilgili yasal düzenlemeyi yaparken bu haloldu, İran’da da hallolduğuna göre ne duruyoruz? O zaman adımı bununla birlikte atalım. Türk lirası Ruble, bitti, Riyal bitti. Bununla beraber bu işi yapalım. Rusya Federasyonuyla da aynı çalışmalarımız var. Çünkü bu kur farklarından kaybettiğimizi neyle ödeyeceğiz, ne lüzumu var, niye tedbirini alıp… Madem ticaret yapıyoruz, madem menfaat meselesi bu, o zaman biz bu menfaatimizi başkalarına niye kaptırılım. Menfaatimizi düşünmek durumundayız, ‘bu adımı attık’ diyeceğiz olay budur. Bunu da samimi bir serzenişim olarak söyleyeceğim.”[Kaynak]

Yani; İran’la ticarette artık Çin ve Rusya ile yapılan anlaşma gibi Euro ya da Amerikan doları gibi döviz kurları devre dışı bırakılacak. Türkiye İran arasındaki ticaret (özellikle de petrol ve türevleri ticareti), Türk Lirası ve İran Riyali üzerinden yapılacak.

Hükümet bu düzenlemeyi 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar’da değişiklik yaparak gerçekleştirdi. Geçen Mart ayında Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan değişiklik ile, Merkez Bankası sadece kendi işlemlerinde kullanacağı konvertibl dövizi tespit edecek. Merkez Bankası, kendi listesinde yer almayan paralarla ilgili özel bankaların yaptığı işlemlere ise karışmayacak. Böylece isteyen banka İran Riyali ve Rus Rublesi başta olmak üzere diğer para birimleriyle işlem yapabilecek. Bunun için bankalar Riyal  ile TL arasında bir kur belirleyecek. Kendi para biriminde ticaret konusunda Türkiye Rusya ile de benzer bir düzenleme yaptı. Aynı görüşmeler, Çin’le de yürütülüyor. Çin’le ticaretin de bu ülkenin para birimi Yuan ve TL cinsinden yapılabilmesi için müzakereler sürüyor.[Kaynak]

Şimdi bunun nesi ilginç diye soranlara önce şunu söyleyeyim. Yaklaşık üç hafta önce, bu konu ile ilgili bir öngörümü “Daha ne kadar Dolar?” başlıklı yazımda dile getirmiştim.

Bunun ötesinde, uluslararası ticarette Dolar dışında döviz kullanımının bazı sakıncaları var. Öncelikle Dolar ve Euro gibi yaygın dövizler, ülkelerin rezerv olarak bulundurdukları başlıca ekonomik unsurlar. Her ne kadar ABD Doları’nın Altın karşılığı 70’li yıllarda ortadan kalmış olsa da; gerek ülkelerin ihracattan dolayı dengelemek zorunda kaldıkları kendi para birimleri, gerekse petrol yani alışverişi için Dolar rezervi bulundurmak çok önemli. ABD’ye en çok ihracat yapan ülkelerin başında gelen Çin, Japonya gibi ülkeler, ellerinde akılalmaz boyutlarda Dolar rezervi bulunduruyorlar. Bu rezervler ile hem enerji ihtiyaçlarını karşılıyorlar hem de kendi paralarının değerini korumaya çalışıyorlar. Web sitesinin en tepesinde “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın temel amacı  fiyat istikrarını  sağlamak ve sürdürmektir” yazan Merkez Bankamızın da yaptığı budur.

Rezerv olarak döviz bulundurmanın enerji alışverişi ayağı, petrol üreticisi bazı ülkeler tarafından  kırılmaya çalışılıyor. SSCB’nin dağılmasından sonra, Rusya’yı tekrar önemli bir güç haline getiren faktör; Avrupa’nın başta doğal gaz olmak üzere, önemli enerji kaynaklarını Euro ile karşılaması oldu. Ancak, aynı şeye kalkışan Saddam Hüseyin’in sonunun nasıl geldiğini hepimiz biliyoruz. ABD, Dolar’ın uluslararsı ticaretteki yerini kaybetmesini, bir rezerv olmaktan çıkmasını kolay kabul etmeyecektir.

İran ve Venezuela gibi ülkelerle arasının iyi olmamasının nedeni, politik konuların ötesinde; bu ülkelerin sahip olduları zengin enerji kaynaklarını faklı dövizlerle pazarlamalarıdır. İran’la yakınlaşma, Ak Parti tabanını her zaman memnun edecektir. Ancak Türkiye’nin bu kararı, İran’ı bu nedenle gözden çıkaran stratejik ortağını çok da memnun etmeyecek gibi görünüyor.

Daha ne kadar Dolar?

In Dünya, Ekonomi, Gündem, Komplo Teorileri, Uluslararası İlişkiler on 10 Ekim 2009 at 09:28

Dollar

70’li yıllardan, yakın bir tarihe kadar; OPEC petrolünün satışında ‘sadece’ Amerikan Doları kullanılıyordu. Bu da, petrol ithalatçısı ülkelerin yüklü Dolar rezervi bulundurması anlamına geliyordu. Türkiye bir dönem döviz darboğazına girmiş, petrol alamama riskiyle karşı karşıya kalmıştı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel “yetmiş sente muhtacız” derken, bu riskten bahsetmiş; Amerikan Doları rezervinin, Türkiye gibi petrol ithalatçısı ülkeler için ne kadar kritik olduğunu ortaya koymuştu.

İran, 2003 yılının başından bu yana Avrupa ve Asya’ya yaptığı petrol satışları karşılığı Euro talep ediyor. İran bu kararını ileriye götürüp, 2007 yılında Kiş Adası’nda kurduğu Serbest Bölge’de, İran Petrol Borsası’nı kurdu. Petrol ve türevlerini sadece Euro ile değil, diğer dövizlerle de satmaya, hattâ diğer üreticilere sattırmaya hazırlanıyor. Rus Rublesi’ni rezerv edilebilir hale getirmeyi amaçlayan Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin de, 2006 yılında yaptığı açıklamada, Rus petrol ve doğalgazını Ruble’yle satacağını duyurmuştu. Venezuela, İran ve Rusya’nın ABD’yle arasındaki gerginliğin arka planında; başkanlarının sivri dilinden çok, sahip oldukları petrolü Amerikan Doları dışındaki para birimleriyle satma; ABD’nin “Aşil Tendonu” olarak da adlandırılan Petrodolar Döngüsü’nü kırma girişimleri yer alıyor.

The Independent‘da yayınlanan, Robert Fisk imzalı “Dolar’ın ölümü” başlıklı makale de  bunu doğrular nitelikte. Makaleye göre; aralarında ABD’nin yakın dostu Suudi Arabistan’ın da bulunduğu, Kuveyt, Katar gibi Körfez Ülkeleri; Çin, Rusya, Japonya ve Fransa ile gizli görüşmeler yürütüyor. Bu görüşmelerin odağında, petrolün Amerikan Doları dışında; Japon Yeni, Çin Yuanı, Euro gibi dövizlerle satışı yer alıyor. Yani Araplar; ABD ile 70’lerde yaptıkları ‘güvenlikleri karşılığı, petrollerini dolar ile satma’ antlaşmasını gözden geçiriyor. Bu haber Suudi yetkililerce bakanlık seviyesinde anında yalanlandı. Ancak petrolün Altın, hattâ yeni bir döviz kuru ile satışı da gündemde. Bu ihtimallerin, Altın’ın son dönemdeki aşırı değerlenmesini körüklediği konuşuluyor.

İran Petrol Borsası’nın ABD’nin Petrodolar Döngüsü’nü kırma riski, 2005 yılında, dönemin ABD Başkanı George W. Bush tarafından da dile getirilmişti. Saddam Hüseyin’i Euro karşılığı petrol satma kararı nedeniyle idam sehpasına çıkaran Bush; İran’ın Euro karşılığı petrol satışının Amerikan Doları’nın egemenliğini tehdit ettiğini kabul etmiş; bu nedenle İran’a operasyon düzenleme dedikodularının ‘komik’ olduğunu  söylemişti. Bununla beraber, bu girişimi durdurmak için bütün yöntemlerin masada olduğunu eklemeyi unutmamıştı.

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, IMF ve Dünya Bankası Konferansı için geldiği İstanbul’da; finansal krizin geleceğini tanımlarken “değişen ekonomik güç ilişkilerinin fark edilmesi” öngörüsünde bulundu. ABD’nin yıllık büyüme oranı yüzde 2’nin altındayken Çin’in, yüzde 10’u aşan büyümesiyle geldiği durum ortada. Bu ekonomik ve endüstriyel büyümenin Çin’i yakın bir zamanda Dünya’nın en büyük petrol tüketicisi haline getirmesi bekleniyor. Avrupa’nın enerji konusunda Rus doğalgazına bağımlı olması, Zoellick’in öngörüsünü şimdiden haklı çıkarıyor.

Dolar’ın tahtını sallayan bu gelişmelere rağmen; Çin Dünya’nın en büyük petrol tüketicisi haline gelse de, bu günün birincisi ABD en kötü ihtimalle ikinci olacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir. ABD, bu durumda bile petrol ihtiyacını Körfez Ülkelerinden sağlamaya; petrolü, Arapların elinden kendi Doları ile almaya devam edecektir. ABD’ye olan petrol bağımlılığı, Japonya’yı Pearl Harbor’a saldırmaya zorlamış, bedelini atom bombası ile ödetmişti. Japonya, petrol konusunda yeni arayışlara girse de, en büyük müşterisi ABD’yi fazla üzmek istemeyecektir. Hepsinden önemlisi ABD; sadece Japonya’nın değil, Çin’in de en büyük müşterilerinden biri konumunda. Son yılların en iyi tüccarlarından Çin’in, bu iyi müşterisini kaybetmeyi göze almayacağı ortada.

Dolar’ın ölümü yakın bir gelecekte söz konusu olmasa da, petrolün Amerikan Doları dışındaki dövizlerle satışı; Euro gibi yeni rezerv kurlarının ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.

%d blogcu bunu beğendi: