Diagnost

Archive for the ‘Gündem’ Category

Çadırımın üstüne…

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Uluslararası İlişkiler on 22 Şubat 2011 at 12:04

Bakirelerden oluşan 40 kişilik Amazon Muhafızları’yla, Juventus’un %7,5’lik hissesiyle, Wikileaks’te yayımlanan raporda geçtiği hâliyle “şehvetli sarışın” Ukraynalı hemşiresiyle, muhteşem kılık kıyafetiyle bir diktatörü daha geride bırakmak üzereyiz.

Yunan Harp Akademisi’nde askerî eğitim gördü; Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Türkiye’ye destek verdi.  Necmettin Erbakan’ı en hafif tâbiriyle tersledi; Recep Tayyip Erdoğan’a “Türk halkına hizmet etme yolundaki büyük çabaların, insanlığın her kesiminin daha fazla adalet, vicdan ve insafa dayalı mücadelesi ve Filistin meselesindeki tutumlarını takdir etmek ve yüceltmek adına” Kaddafi İnsan Hakları Ödülü verdi.

Bugün başına gelenlerin “Bütün Avrupa İslâm’a dönsün” gibi açıklamaları olduğunu iddia edecek Siyâsi İslâmcılarımız mutlaka çıkacaktır. Ancak, Kaddafi’nin bu açıklamayı Roma ziyaretinde 500 adet İtalyan eskort kıza hitaben yaptığından söz etmeyecektir.

Beyler, eğleniyor muyuz?

Bana biraz; başta Venezuela olmak üzere, Güney Amerika ve Afrika ülkelerinden oluşacak Alternatif NATO önerisinin etkisi var gibi geldi. Zira bundan 1,5 yıl önce, beyaz limuzinini de alıp Venezuela’ya uçmuş, havuz kenarına meşhur Bedevî çadırını kurmuş ve Chavez’e “kendi silahlı gücümüzü kurma zamanımız geldi” demişti.

Dün akşam “Venezuela’da değilim” demek için 15 saniyeliğine televizyona çıkması hiç şaşırtıcı gelmedi.

Okuma Parçası:
Gaddafi proposes ‘Nato of the South’ at South America-Africa summitThe Times

Share

Eh be Mübarek

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 14 Şubat 2011 at 14:41

Bir devrim ABD medyasında naklen yayımlanıyorsa, ona “halk devrimi” demeden önce iki rekat düşünmekte yarar var.

Mısır Hava Kuvvetleri’nin sahip olduğu F-16 sayısının, hâlihazırda F-16 üreten Türkiye’nin hava kuvvetlerinden daha fazla olduğunu bilmemek çok önemli değildir. Altı Gün Savaşları sırasında, İsrail Hava Kuvvetleri’nin 300’den fazla Mısır uçağını yerde vurması ve Mısır Hava Kuvvetleri’ni bir gün içerisinde fiilen ortadan kaldırması da öyle. Sonuçta ABD, Ortadoğu’da İsrail’den sonra en büyük müttefiki olan Mısır’a, yok olan Sovyet uçakları yerine gıcır gıcır F-4 ve F-16’lar vermiş, mağduriyeti gidermiştir. Altı Gün Savaşı’nda, el kadar İsrail bütün Sina Çölü’nü işgâl edince ve Mısır’ın tank ihtiyacı hasıl olunca, ABD yine yardıma koşmuş, Mısır topraklarında M1A1 Abrams tankı imalatına başlamıştır. Mısır Kara Kuvvetleri envanterindeki binden fazla M1A1 Abrams’ın bulunmasını da boşverin. Bunun karşılığı ABD Ordusu’na verilen Süveyş Kanalı’nın sınırsız kullanım hakkını da.

28 Ocak 2011’de, Kahire’de Cuma Namazı çıkışı gösteriler başladığında, aralarında Genelkurmay Başkanı’nın da bulunduğu iki düzineden fazla Mısır subayı Kahire’de değildi. Yaklaşık 30 yıldır eğitildikleri Pentagon’da oturuyorlardı.

Aynı tarihte, tüm Dünyaya demokrasi dersleri veren basın esnafımızın değerli kalemleri ve onların perverleri “işte halkın gücü“, “kazanan halkın iradesi olacak” sloganları atmaya başladılar. Olanlar devrimmiş, Mısır halkı diktatöre “defol” diyormuş. Aralarında, bu olanların ‘Mavi Marmara Devrimi’nin İslâm Dünyası’na yansıması olduğunu söyleyenler bile oldu. Allah hepsinin yardımcısı olsun.

Hüsnü Mübarek koltukta hepsinin tahmin ettiğinden fazla direnince, pek sesleri çıkmadı. Dün yabancı medya, batılı gizli servisleri kaynak göstererek açıkladı:  Hüsnü Mübarek, ‘direndiği’ süre zarfında 70 milyar dolarlık servetini kurtarmaya uğraşıyormuş. Direnç sona erdiğinde, bizim demokrasi âşıklarının istediği oldu, Mübarek görevini devretti.

Kime?
İsyan başladığında, Pentagon’da bulunan Mısır Ordusu’nun üst düzey yönetimine.

 

Pentagon sözcüsü John Kirby’e göre Mısır Ordusu: “They certainly haven’t inflicted any harm on protesters“, “They’re focused mainly on protecting the institutions of government, as they should be.

CSIS’in Mısır Ordusu uzmanı Anthony H. Cordesman ise bize çok tanıdık gelecek bir laf etmiş: “Is it a force that will listen to us if there is a military takeover and we want them to move to a democratically elected government as soon as possible?

ABD Genelkurmay Başkan Yardımcısı, General James E. Cartwright ise, Mısır ordusu hakkında “we didn’t say anything to them about how they should handle it, and they didn’t tell us about how they were going to handle it” demiş.

ABD Genelkurmay Başkanı Amiral Mullen, apar topar gittiği Ortadoğu’da Ürdün ve İsrailli yetkililere, Mısır’daki gelişmelerin iki ülkenin güvenliğini tehdit etmeyeceği yolunda güvence verecekmiş.

Bu kadar general demecinin üzerine “İşine bak general” diye manşet atamayan demokrasi hocalarına göre ise; halkın iradesi kazanmış, halk yönetimi devralmış, “Mısır İran olmayacak“mış.

Kaynak ve Alıntılar:
Calling for Restraint, Pentagon Faces Test of Influence With AllyThe New York Times
ABD Genelkurmay Başkanı Ürdün Kralı İle GörüştüThe Voice of America

 

Kâğıttan Kaplan vs. Nükleer Dişler

In Gündem, Tarih, Türkiye on 08 Şubat 2011 at 13:42

Birkaç gün önce Atatürkçü Düşünce Derneği Zonguldak Şubesini ziyaret eden CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un “Koca bir askeri yıktılar, meğer kağıttan kaplanmış, biz bunu asker zannedermişiz, meğer ABD içini oymuş. O koca ağacı hop diye yıktılar. Ancak CHP’yi yıkamadılar” sözleri gündemin başköşesine oturdu. Ak Parti, MHP boş durmadı, Batum’u yerden yere vuran açıklamalar yaptı. Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, “iade-î ziyarette” bulunmak için, Batum’un bu sözlerini takip eden iş gününü seçerek CHP Genel Merkezi’ne gitti. Batum özür diledi, Savcılık inceleme başlattı.

Peki nereden çıktı bu “Kâğıttan Kaplan” meselesi?

“Kâğıttan Kaplan”, “görüldüğü kadar güçlü olmayan” anlamına gelen Çince bir deyim. Deyimin tüm dünyada yaygın hale gelmesi, Çin’in Komünist lideri Mao Zedong’un Amerikalı muhabir Anna Louise Strong’a 14 Temmuz 1956 yılında verdiği röportaj sayesindedir. Zedong, Amerika Birleşik Devletleri’ni tanımlarken bu ifadeyi şöyle kullanmıştır:

Now U.S. imperialism is quite powerful, but in reality it isn’t. It is very weak politically because it is divorced from the masses of the people and is disliked by everybody and by the American people too. In appearance it is very powerful but in reality it is nothing to be afraid of, it is a paper tiger. Outwardly a tiger, it is made of paper, unable to withstand the wind and the rain. I believe the United States is nothing but a paper tiger.

Mao Zedong’un sivri ve kışkırtıcı açıklamalarından çekinen, dönemin Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Nikita Kruşçev, bu deyime “Kağıttan Kaplan’ın nükleer dişleri var” diye karşılık vermiştir:

The paper tiger has nuclear teeth. Only a madman would speak of a new world war.

Kaynak ve Alıntılar:
U.S. IMPERIALISM IS A PAPER TIGERMarxists.org
World: WHAT THEY ARE FIGHTING ABOUT TIME

Share

İran’ın Nükleer Programı

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 26 Ocak 2011 at 18:22

ABD, İran’a nükleer programından dolayı çok kızıyor.
Bizim de kızmamızı istiyor. Sizce haklı mı?
Yoksa haklı olan İran mı?
Okuyun, siz karar verin.

I feel impelled to speak today in a language that in a sense is new–one which I, who have spent so much of my life in the military profession, would have preferred never to use. That new language is the language of atomic warfare.

Dwight D. Eisenhower, ABD Başkanı
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 8 Aralık 1953

yani demiş ki:

İnanın hiç içimden gelmiyor ama bırakın şu nükleer savaş konusunda iki çift laf edeyim“.

Eisenhower’ın bu konuşmasının tümünü şuradan okuyabilirsiniz ama  nereye varacağını tahmin edemezsiniz.

1968'de, İran Nükleer Araştırmalarında çalışanların dörtte biri kadınlardı.

1957 – ABD ve İran, “Atoms for Peace” programı çerçevesinde ilk sivil Nükleer İşbirliği Antlaşmasını imzaladı. Bağdat’taki Nükleer Bilimler Enstitüsü, CENTO himayesinde Tahran’a taşındı.
1959 – Şah Rıza Pehlevi, Tahran Üniversitesi’nde Nükleer Araştırma Merkezi kurulması tâlimatını verdi.
1960 – ABD, Şah’ın tâlimatı doğrultusunda, İran’a 5MW güç üreten reaktör sağlamayı kabul etti.
1961 – ABD Genelkurmayı -bugün Türkiye topraklarında bulunan nükleer silahları- İran’a yerleştirmeyi önerdi.
1967 – ABD, İran’a 5.545 kg zenginleştirilmiş uranyum, 112 kg Plütonyum gönderdi. Bu yakıt, sözü verilen reaktörü çalıştırmak içindi. Reaktör, yakıttan birkaç ay sonra Tahran’a ulaştı.
1974 – Şah Rıza Pehlevi, İran’ın 23.000 mw’lık reaktöre en geç 1978’de kavuşacağını bildirdi. Aynı yıl İran’ın nükleer silaha tahminlerden çok önce kavuşacağı müjdesini de verdi.
1974 – Şah, Fransa’nın her biri 1.000 mw gücünde beş adet reaktör, Uranyum ve Araştırma Merkezi sağlanması nı öngören protokolü Paris’te imzaladı.
1974 – Şah, Alman Kraftwerk union ve Fransız Framatome ile ikişer adet santral ve 10 yıllık zenginleştirilmiş yakıt alımı antlaşmasını imzaladı.
1975 – ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile İran Finans Bakanı Hushang Ansari, toplam değeri 6,4 Milyar Dolar’a ulaşan sekiz reaktör için antlaşma imzaladı.

Kaynak ve Alıntılar:
Atoms For PeaceThe Dwight D. Eisenhower Library
Chronology of Iran’s Nuclear Programme, 1957-2007 Dr. Farhang Jahanpour

Şunlar da ilginizi çekebilir:
Kuzey Kore’nin Nükleer Silah denemeleriDiagnost
“Il y a deux pays au monde qui ne méritent pas d’exister : l’Iran et Israël”Diagnost

Share

“Il y a deux pays au monde qui ne méritent pas d’exister : l’Iran et Israël”

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 19:16

Benim gibi Fransızca bilmiyorsanız, başlıkta ne yazdığını biraz merak edin.

Dünya toplam petrol rezervinin üçte birine sahip iki ülke:
Dünya petrol rezervinin neredeyse beşte biri üzerinde oturan Sünnî Suudi Arabistan
Dünya petrol rezervinin onda birinden fazlasının üzerinde oturan Şii İran

İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin, 1966’da Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın ve İran Şahı Rıza Pehlevi’nin karşılıklı ziyaretleriyle başladığı; 24 Ekim 1968’de, Basra Körfezi’nde yer alan Farsî ve Arâbî adalarının her iki ülke arasında paylaştırıldığı ve kıta sahanlıklarının belirlendiği anlaşma ile imza altına alındığı söylenebilir. Basra Körfezi’nde böyle adalar olduğunu bilmiyordunuz değil mi? Ben de bilmiyordum. Google Maps ve Bing Maps’te aradım, yine bulamadım. Otoparktaki arabamı görebildiğim bu sitelerde olmayan iki adayı bulduğum yere bakınız, Ortadoğu haritası nasıl ve kimler tarafından çizilegelmiş görünüz.

 

1966’dan, Ayetullah Humeyni’nin Air france uçağıyla iran’a ayak basışına kadar geçen sürede iki ülke arasındaki ilişkiler, tarafların Basra Körfezi ve bölgenin geri kalanı üzerindeki siyasî hakimiyet çabasıyla geçti. Humeyni’nin “Kim daha müslüman” faslını açması ve zaman içerisinde çevre ülkelerine Devrim İhracı politikası ortamı iyice gerdi. Artık Ortadoğu’da, iki İslam ihracatçısı vardı.

İlişkilerde en belirleyici role sahip olan mezhep çatışması, İran-Irak savaşı sırasında daha da belirgin hale geldi. Sünnî Suudi Arabistan, Sünnî Saddam Hüseyin’e milyonlarca dolar pompalamakla kalmadı; Kuveyt, Bahreyn gibi diğer körfez ülkelerini de Irak’ı desteklemeye teşvik etti. Hattâ Suudi Arabistan, iki ülke arasındaki petrol rekabeti kartını da kulanarak, petrol üretimini ciddi oranda arttırdı. Amacı, petrol üretimini arttırıp, fiyatları düşürmek ve dolayısı ile, İran’ın savaş ekonomisini sekteye uğratmaktı. Bu dâhice!? fikir sayesinde petrol varil fiyatları yarı yarıya düştü. Suudi Arabistan, petrol gelirinin üzerinde bir bidon benzin döküp kibriti çakmış oldu. Tüm bu olanlara cevap olarak İran, Suudi ve Kuveyt hava sahasına defalarca girdi. Bu ülkelerin Irak’a desteklerini kesmelerini sağladı.

Dünyayı dengesiz bırakmamaya and içen Amerika Birleşik Devletleri de boş durmadı, o da İran’a yardımcı oldu. Suudiler kadar göstere göstere yapmaaya çalıştı ama o da başarısız oldu. Bu operasyon tarihe “İran Contra Skandalı“, magazinsel adıyla Irangate olarak geçti.

1987 yılında, Hac mevsiminde Mekke’de yapılan gösterilere, Suudi güvenlik güçlerinin müdahalesi sert oldu. gösterici 400 hacı adayının çoğunluğunun iranlı olması bardağı taşırdı. Suudi yetkililer Hac programını durdurdu. Olayları duyan Tahran ayağa kalktı. İranlılar Suudi Büyükelçiliğini bastı, diplomatları dövdü. Dövülen diplomatlardan biri hayatını kaybetti. Bu olayların üzerine, Suudiler İran’la diplomatik ilişkilerini ve İran vatandaşlarına Hac vizesi vermeyi kesti. Hac konusu bugün de iki ülke arasında sorun olmaya devam etmektedir. Suudi Arabistan, İran’ın resmen uyarmasına rağmen, İranlı hacı adaylarından zorla parmak izi almaktadır.

Başlıkta ne mi yazıyor?

Dünyada varolmayı haketmeyen iki ülke var: İsrail ve İran
Suudi Arabistan Kralı Abdullah, 5 Haziran 2010

Kaynak:
La violente charge du roi Abdallah contre l’Iran et Israël est démentie par Riyadh, Figaro

Şunlar da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Yapay KaderDiagnost
Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihiDiagnost

 

Suudi Arabistan – İsrail: Yapay Kader

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 16:33

İki ülke arasındaki dolaylı ilişkilerini kazdıkça bulduğumuz şey, “ileri sürüldü iddia edildi” tarzı habercilik oluyor. Haberlerin çoğu bu şekilde ve karşılıklı yalanlamayla süslü. Zaten bu haberleri yayınlayanlar tarafların değil, genelde üçüncü ülkelerin medyası.

Örneğin, İsrail Ha’aretz gazetesinin 24 Haziran 2010 tarihli haberinde, 18-19 Haziran 2010 tarihleri arasında İsrail askerî helikopterlerinin Suudi Arabistan’ın Tabuk Havaalanı’na “ekipman indirdiği” ve bunun Müslüman bir ülkeye saldırı hazırlığı olduğu yazıldı. Haberde, Tabuk Havaalanı’nda bazı uçuşların iptal edildiği ve İsrail operasyonunun bu sayede gerçekleştiği yer aldı.

 

İsrail bayrağındaki iki mavi çizginin, Tevrat’ta vaad edilen topraklar olan Fırat ve Dicle nehirlerini temsil edip etmediği, yıllardır süren bir tartışmadır. İsrail’e göre bu çizgiler, fotograftaki Yahudi dua şalı Tallit’i simgeler.

Bu haberleri İsrail yazdırıyordur” diye düşünenler için asıl önemli not: haberin kaynağı, İran’ın yarı-resmî yayın organı Fars News agency. Ajans bu haberi “Siyonist rejimin Suudi Arabistan’daki şüpheli aktivitesi” olarak verdi. İki ülke arası ilişkilerin İran’ı rahatsız ettiği ortada. Umarım bizimkiler de -diplomatik jargonla- “dikkatle izliyordur”.

Obama Yönetimi’nin Kongre’ye sunmaya hazırlandığı, Suudi Arabistan’a 60 milyar dolar’lık silah satışı, bugüne kadar yapılan en büyük silah satış anlaşması olarak tarihe geçecek. 1950-2006 yılları arasında, ABD’nin Suudi Arabistan’a sattığı askerî mal ve hizmetlerin değeri 80 milyar dolar seviyesinde. ABD’nin 1948-2007 tarihleri arasında İsrail’e verdiği askeri destek ise 53 milyar dolar’dan fazla.

Bu çılgınca silahlanmaya rağmen, aralarında diplomatik ilişki olmayan her iki ülkenin birbirlerine tehdit oluşturduğu söylenemez. Aksine, her iki ülkeyi tehdit eden Saddam rejimi gibi tarihi paydalar; Suudileri ziyadesiyle rahatsız eden İran’ın Basra Körfezi’ne hakimiyeti ve İsrail’i eli tetikte bekleten İran’ın nükleer programı gibi güncel sorunlar; tarafları, Ortadoğu’daki en kıdemli Amerikan müttefik ve müşterisi konumunda tutuyor.

Kısacası, ortada iki ülkeyi dolaylı da olsa ilişkilendiren yapay bir kader var.

 

Şu da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihiDiagnost

Kaynak ve Alıntılar:
Report: IAF helicopters unload equipment ‘meant for attacking a Muslim state’ at Saudi airport, Ha’aretz
Is Israel arming in Saudi Arabia?, The Jerusalem Post
Israel setting up Saudi base for Iran raid?, msnbc.com
‘İsrail helikopterleri, Suudi Havaalanına mühimmat indirdi’ iddiası, Zaman
İsrail Helikopterleri Arabistan’a Cephane Taşıyor, Velfecr

Share

Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihi

In Dünya, Dış Politika, Ekonomi, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 15:45

Aynı Hıristiyan babanın iki mânevî kızı; İslâm’ın kılıcı Suudi Arabistan ve Davut’un Kalkanı İsrail arasında diplomatik ilişkilerden bahsetmek pek mümkün değildir. Ancak, aynı mânevi babaya sahip kızkardeşlerin kanlı bıçaklı düşman olduklarını iddia etmek de gerçekçi bir yaklaşım olmaz. İlişkilerin düzeyi, “hadi canım olur mu öyle şey” dedirtecek seviyede de olabilir, “tabi ya, aksini düşünmek saflık olur” beyanatlarıyla da süslenebilir. Dezenformasyonun millî spor olduğu ortadoğu coğrafyasında, bu iki ülke ilişkileriyle ilgili bazı notlar aktarıp, meraklısının kafasını karıştıracak yakın tarihe bakalım.

 

Üzerinde şehadet yazan Suudi Arabistan bayrağı, asla yarıya indirilmez.

Aralık 2005
Suudi arabistan, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu. Üyelik şartlarını sağlamak amacıyla, İsrail mal ve hizmetlerine uyguladığı boykotu resmen kaldırdı.

5 Nisan 2006
ABD Kongresi’ne verilen önergede, 2005 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Suudi Arabistan’ın, üyelik şartlarını çiğnediğini ve İsrail’e uyguladığı boykota devam ettiğine dair önerge verildi.

21 Haziran 2006
Suudi Arabistan’ın ABD büyükelçisi, İsrail’e uygulanan boykotun bitmeyeceğini açıkladı.

28 Nisan 2008
American Chronicle’ın Salah Uddin Shoaib Choudhury imzalı makalesinde; 2005 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Suudi Arabistan’ın, İsrail mal ve hizmetlerine uyguladığı boykotu kaldırdığı bilgisi tekrarlandı. Ancak Choudhury işi bir adım öteye götürdü ve yazının yayımlandığı 2008 tarihi itibarı ile bu durumun devam ettiğini, yani boykotun uygulanmadığını iddia etti.

12 Haziran 2010
İngiliz The Times gazetesi yazarı Hugh Tomlinson, İsrail’in, İran’ın nükleer tesislerini vurmak üzere yapacağı olası bir hava saldırısı sırasında; Suudi Arabistan’ın, hava savunma sistemlerini etkisiz hâle getirebilmesi için gereken testleri tamamladığını yazdı. Bu haber, Türk basınında da yer buldu. Hürriyet, haberi  “Suudilerden vur izni” başlığıyla sundu.

13 Haziran 2010 tarihli Zaman Gazetesi, haberi: “Amerikalı bir isme dayandırılan habere göre Suudiler muhtemel bir saldırı sırasında kendi uçaklarının havalanmaması ya da İsrail uçaklarına saldırmama şeklinde tatbikatlar yapıyor. Aynı şekilde Suudi bir kaynak da gazeteye yaptığı açıklamada “Biz onların (İsrail’in) geçişine izin vereceğiz ve bir şey görmeyeceğiz” diyor. Plana göre İsrail uçakları Suudi hava sahasını geçtikten sonra hava savunma sistemleri alarm durumuna geçecek.” Ve “Muhtemel bir saldırıda suudi arabistan seçeneğinin devreye girmemesi, İsrail savaş uçaklarının Kızıldeniz ve Hint Okyanusu üzerinden uçarak İran’ın nükleer tesislerine saldırmasına yol açacak” detaylarıyla yayımladı.

Ama bir şeyi unuttu. Zaman’ın belirtmediği detay, Tomlinson’un makalesinde adı verilmeyen, bölgede görevli ABD’li yetkilinin, Suudi Arabistan’ın yaptığı bu çalışmanın, “ABD Dışişleri Bakanlığı ile yapılan anlaşma” ile yürütüldüğünü söylemesiydi.

13 Haziran 2010
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, Times gazetesinde, “İran’a olası saldırısı sırasında İsrail’e hava sahasını kullandıracakları” yönündeki haberi kesin dille yalanladı.

14 Eylül 2010
Haberi geç ama doğru vermesiyle tanınan BBC; Amerika Birleşik Devletleri’nin Suudi Arabistan ile tarihinin en büyük silah anlaşmasını imzalamaya hazırlandığı haberini verdi. Habere göre “60 milyar doları bulabileceği söylenen anlaşma çerçevesinde Suudi Arabistan’a onlarca savaş uçağı ve helikopter satılacak”, “…Kongre’nin Suudi Arabistan gibi geleneksel bir müttefike silah satışına karşı çıkmayacağı, yönetimin Riyad’ın İran’a karşı güçlendirilmesi gerektiği tezini işleyeceği belirtiliyor. Kimliği açıklanmayan bir savunma yetkilisi, Reuters ajansına İsrail’in de anlaşma konusunda ‘rahat’ olduğunu söyledi”

“Şimdi yalanlama sırası İsrail’de” diye düşünmek mümkün. Ancak; ABD’nin, İran’ın nükleer çalışmalarından çok da haz etmeyen Suudi Arabistan’ı güçlendirme projesi, aynı zamanda İsrail’in İran’a karşı tavrını güçlendireceği için, böyle bir beklenti yersiz olabilir. Zira kızkardeşler, Yom Kippur Savaşı’ndan bu yana, birbirlerinin güçlenmesine çok da ses etmediler.

Şu da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Yapay KaderDiagnost

Kaynak ve Alıntılar:
Arab League Boycott of Israel, CRS Report for Congress, State.gov
Saudi Ambassador Says Trade Boycott of Israel Will Not End, The New York Sun
Why Bangladesh continues travel ban on Israel, American Chronicle
Saudi Arabia gives Israel clear skies to attack Iranian nuclear sites, The Times
Suudilerden ‘vur’ izni, Hürriyet
‘Suudiler, İran saldırısında İsrail’e hava koridorunu açacak’, Zaman
Suudi Arabistan: Hava sahamızı İsrail’e kullandırtmayız, Radikal
ABD Suudilere rekor silah satışına hazırlanıyor, BBC
Petrodolar Döngüsü, Diagnost

Share

Dış Ticarette Dolar dışı dövizlerin kullanımı

In Dış Politika, Ekonomi, Gündem, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 27 Ekim 2009 at 23:16

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İran gezisi sırasında “Komşularla Ekonomik Entegrasyon Projesi” ile ilgili şu ilginç açıklamada bulundu:

“Biz bunun yasasını düzenledik ve çıkardık, Meclisimizden geçti bu, Merkez Bankasıyla ilgili yasal düzenlemeyi yaparken bu haloldu, İran’da da hallolduğuna göre ne duruyoruz? O zaman adımı bununla birlikte atalım. Türk lirası Ruble, bitti, Riyal bitti. Bununla beraber bu işi yapalım. Rusya Federasyonuyla da aynı çalışmalarımız var. Çünkü bu kur farklarından kaybettiğimizi neyle ödeyeceğiz, ne lüzumu var, niye tedbirini alıp… Madem ticaret yapıyoruz, madem menfaat meselesi bu, o zaman biz bu menfaatimizi başkalarına niye kaptırılım. Menfaatimizi düşünmek durumundayız, ‘bu adımı attık’ diyeceğiz olay budur. Bunu da samimi bir serzenişim olarak söyleyeceğim.”[Kaynak]

Yani; İran’la ticarette artık Çin ve Rusya ile yapılan anlaşma gibi Euro ya da Amerikan doları gibi döviz kurları devre dışı bırakılacak. Türkiye İran arasındaki ticaret (özellikle de petrol ve türevleri ticareti), Türk Lirası ve İran Riyali üzerinden yapılacak.

Hükümet bu düzenlemeyi 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar’da değişiklik yaparak gerçekleştirdi. Geçen Mart ayında Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan değişiklik ile, Merkez Bankası sadece kendi işlemlerinde kullanacağı konvertibl dövizi tespit edecek. Merkez Bankası, kendi listesinde yer almayan paralarla ilgili özel bankaların yaptığı işlemlere ise karışmayacak. Böylece isteyen banka İran Riyali ve Rus Rublesi başta olmak üzere diğer para birimleriyle işlem yapabilecek. Bunun için bankalar Riyal  ile TL arasında bir kur belirleyecek. Kendi para biriminde ticaret konusunda Türkiye Rusya ile de benzer bir düzenleme yaptı. Aynı görüşmeler, Çin’le de yürütülüyor. Çin’le ticaretin de bu ülkenin para birimi Yuan ve TL cinsinden yapılabilmesi için müzakereler sürüyor.[Kaynak]

Şimdi bunun nesi ilginç diye soranlara önce şunu söyleyeyim. Yaklaşık üç hafta önce, bu konu ile ilgili bir öngörümü “Daha ne kadar Dolar?” başlıklı yazımda dile getirmiştim.

Bunun ötesinde, uluslararası ticarette Dolar dışında döviz kullanımının bazı sakıncaları var. Öncelikle Dolar ve Euro gibi yaygın dövizler, ülkelerin rezerv olarak bulundurdukları başlıca ekonomik unsurlar. Her ne kadar ABD Doları’nın Altın karşılığı 70’li yıllarda ortadan kalmış olsa da; gerek ülkelerin ihracattan dolayı dengelemek zorunda kaldıkları kendi para birimleri, gerekse petrol yani alışverişi için Dolar rezervi bulundurmak çok önemli. ABD’ye en çok ihracat yapan ülkelerin başında gelen Çin, Japonya gibi ülkeler, ellerinde akılalmaz boyutlarda Dolar rezervi bulunduruyorlar. Bu rezervler ile hem enerji ihtiyaçlarını karşılıyorlar hem de kendi paralarının değerini korumaya çalışıyorlar. Web sitesinin en tepesinde “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın temel amacı  fiyat istikrarını  sağlamak ve sürdürmektir” yazan Merkez Bankamızın da yaptığı budur.

Rezerv olarak döviz bulundurmanın enerji alışverişi ayağı, petrol üreticisi bazı ülkeler tarafından  kırılmaya çalışılıyor. SSCB’nin dağılmasından sonra, Rusya’yı tekrar önemli bir güç haline getiren faktör; Avrupa’nın başta doğal gaz olmak üzere, önemli enerji kaynaklarını Euro ile karşılaması oldu. Ancak, aynı şeye kalkışan Saddam Hüseyin’in sonunun nasıl geldiğini hepimiz biliyoruz. ABD, Dolar’ın uluslararsı ticaretteki yerini kaybetmesini, bir rezerv olmaktan çıkmasını kolay kabul etmeyecektir.

İran ve Venezuela gibi ülkelerle arasının iyi olmamasının nedeni, politik konuların ötesinde; bu ülkelerin sahip olduları zengin enerji kaynaklarını faklı dövizlerle pazarlamalarıdır. İran’la yakınlaşma, Ak Parti tabanını her zaman memnun edecektir. Ancak Türkiye’nin bu kararı, İran’ı bu nedenle gözden çıkaran stratejik ortağını çok da memnun etmeyecek gibi görünüyor.

Daha ne kadar Dolar?

In Dünya, Ekonomi, Gündem, Komplo Teorileri, Uluslararası İlişkiler on 10 Ekim 2009 at 09:28

Dollar

70’li yıllardan, yakın bir tarihe kadar; OPEC petrolünün satışında ‘sadece’ Amerikan Doları kullanılıyordu. Bu da, petrol ithalatçısı ülkelerin yüklü Dolar rezervi bulundurması anlamına geliyordu. Türkiye bir dönem döviz darboğazına girmiş, petrol alamama riskiyle karşı karşıya kalmıştı. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel “yetmiş sente muhtacız” derken, bu riskten bahsetmiş; Amerikan Doları rezervinin, Türkiye gibi petrol ithalatçısı ülkeler için ne kadar kritik olduğunu ortaya koymuştu.

İran, 2003 yılının başından bu yana Avrupa ve Asya’ya yaptığı petrol satışları karşılığı Euro talep ediyor. İran bu kararını ileriye götürüp, 2007 yılında Kiş Adası’nda kurduğu Serbest Bölge’de, İran Petrol Borsası’nı kurdu. Petrol ve türevlerini sadece Euro ile değil, diğer dövizlerle de satmaya, hattâ diğer üreticilere sattırmaya hazırlanıyor. Rus Rublesi’ni rezerv edilebilir hale getirmeyi amaçlayan Rus Devlet Başkanı Vladimir Putin de, 2006 yılında yaptığı açıklamada, Rus petrol ve doğalgazını Ruble’yle satacağını duyurmuştu. Venezuela, İran ve Rusya’nın ABD’yle arasındaki gerginliğin arka planında; başkanlarının sivri dilinden çok, sahip oldukları petrolü Amerikan Doları dışındaki para birimleriyle satma; ABD’nin “Aşil Tendonu” olarak da adlandırılan Petrodolar Döngüsü’nü kırma girişimleri yer alıyor.

The Independent‘da yayınlanan, Robert Fisk imzalı “Dolar’ın ölümü” başlıklı makale de  bunu doğrular nitelikte. Makaleye göre; aralarında ABD’nin yakın dostu Suudi Arabistan’ın da bulunduğu, Kuveyt, Katar gibi Körfez Ülkeleri; Çin, Rusya, Japonya ve Fransa ile gizli görüşmeler yürütüyor. Bu görüşmelerin odağında, petrolün Amerikan Doları dışında; Japon Yeni, Çin Yuanı, Euro gibi dövizlerle satışı yer alıyor. Yani Araplar; ABD ile 70’lerde yaptıkları ‘güvenlikleri karşılığı, petrollerini dolar ile satma’ antlaşmasını gözden geçiriyor. Bu haber Suudi yetkililerce bakanlık seviyesinde anında yalanlandı. Ancak petrolün Altın, hattâ yeni bir döviz kuru ile satışı da gündemde. Bu ihtimallerin, Altın’ın son dönemdeki aşırı değerlenmesini körüklediği konuşuluyor.

İran Petrol Borsası’nın ABD’nin Petrodolar Döngüsü’nü kırma riski, 2005 yılında, dönemin ABD Başkanı George W. Bush tarafından da dile getirilmişti. Saddam Hüseyin’i Euro karşılığı petrol satma kararı nedeniyle idam sehpasına çıkaran Bush; İran’ın Euro karşılığı petrol satışının Amerikan Doları’nın egemenliğini tehdit ettiğini kabul etmiş; bu nedenle İran’a operasyon düzenleme dedikodularının ‘komik’ olduğunu  söylemişti. Bununla beraber, bu girişimi durdurmak için bütün yöntemlerin masada olduğunu eklemeyi unutmamıştı.

Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick, IMF ve Dünya Bankası Konferansı için geldiği İstanbul’da; finansal krizin geleceğini tanımlarken “değişen ekonomik güç ilişkilerinin fark edilmesi” öngörüsünde bulundu. ABD’nin yıllık büyüme oranı yüzde 2’nin altındayken Çin’in, yüzde 10’u aşan büyümesiyle geldiği durum ortada. Bu ekonomik ve endüstriyel büyümenin Çin’i yakın bir zamanda Dünya’nın en büyük petrol tüketicisi haline getirmesi bekleniyor. Avrupa’nın enerji konusunda Rus doğalgazına bağımlı olması, Zoellick’in öngörüsünü şimdiden haklı çıkarıyor.

Dolar’ın tahtını sallayan bu gelişmelere rağmen; Çin Dünya’nın en büyük petrol tüketicisi haline gelse de, bu günün birincisi ABD en kötü ihtimalle ikinci olacağı gerçeği göz ardı edilmemelidir. ABD, bu durumda bile petrol ihtiyacını Körfez Ülkelerinden sağlamaya; petrolü, Arapların elinden kendi Doları ile almaya devam edecektir. ABD’ye olan petrol bağımlılığı, Japonya’yı Pearl Harbor’a saldırmaya zorlamış, bedelini atom bombası ile ödetmişti. Japonya, petrol konusunda yeni arayışlara girse de, en büyük müşterisi ABD’yi fazla üzmek istemeyecektir. Hepsinden önemlisi ABD; sadece Japonya’nın değil, Çin’in de en büyük müşterilerinden biri konumunda. Son yılların en iyi tüccarlarından Çin’in, bu iyi müşterisini kaybetmeyi göze almayacağı ortada.

Dolar’ın ölümü yakın bir gelecekte söz konusu olmasa da, petrolün Amerikan Doları dışındaki dövizlerle satışı; Euro gibi yeni rezerv kurlarının ortaya çıkması kaçınılmaz görünüyor.

%d blogcu bunu beğendi: