Diagnost

Archive for the ‘Komplo Teorileri’ Category

Eh be Mübarek

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 14 Şubat 2011 at 14:41

Bir devrim ABD medyasında naklen yayımlanıyorsa, ona “halk devrimi” demeden önce iki rekat düşünmekte yarar var.

Mısır Hava Kuvvetleri’nin sahip olduğu F-16 sayısının, hâlihazırda F-16 üreten Türkiye’nin hava kuvvetlerinden daha fazla olduğunu bilmemek çok önemli değildir. Altı Gün Savaşları sırasında, İsrail Hava Kuvvetleri’nin 300’den fazla Mısır uçağını yerde vurması ve Mısır Hava Kuvvetleri’ni bir gün içerisinde fiilen ortadan kaldırması da öyle. Sonuçta ABD, Ortadoğu’da İsrail’den sonra en büyük müttefiki olan Mısır’a, yok olan Sovyet uçakları yerine gıcır gıcır F-4 ve F-16’lar vermiş, mağduriyeti gidermiştir. Altı Gün Savaşı’nda, el kadar İsrail bütün Sina Çölü’nü işgâl edince ve Mısır’ın tank ihtiyacı hasıl olunca, ABD yine yardıma koşmuş, Mısır topraklarında M1A1 Abrams tankı imalatına başlamıştır. Mısır Kara Kuvvetleri envanterindeki binden fazla M1A1 Abrams’ın bulunmasını da boşverin. Bunun karşılığı ABD Ordusu’na verilen Süveyş Kanalı’nın sınırsız kullanım hakkını da.

28 Ocak 2011’de, Kahire’de Cuma Namazı çıkışı gösteriler başladığında, aralarında Genelkurmay Başkanı’nın da bulunduğu iki düzineden fazla Mısır subayı Kahire’de değildi. Yaklaşık 30 yıldır eğitildikleri Pentagon’da oturuyorlardı.

Aynı tarihte, tüm Dünyaya demokrasi dersleri veren basın esnafımızın değerli kalemleri ve onların perverleri “işte halkın gücü“, “kazanan halkın iradesi olacak” sloganları atmaya başladılar. Olanlar devrimmiş, Mısır halkı diktatöre “defol” diyormuş. Aralarında, bu olanların ‘Mavi Marmara Devrimi’nin İslâm Dünyası’na yansıması olduğunu söyleyenler bile oldu. Allah hepsinin yardımcısı olsun.

Hüsnü Mübarek koltukta hepsinin tahmin ettiğinden fazla direnince, pek sesleri çıkmadı. Dün yabancı medya, batılı gizli servisleri kaynak göstererek açıkladı:  Hüsnü Mübarek, ‘direndiği’ süre zarfında 70 milyar dolarlık servetini kurtarmaya uğraşıyormuş. Direnç sona erdiğinde, bizim demokrasi âşıklarının istediği oldu, Mübarek görevini devretti.

Kime?
İsyan başladığında, Pentagon’da bulunan Mısır Ordusu’nun üst düzey yönetimine.

 

Pentagon sözcüsü John Kirby’e göre Mısır Ordusu: “They certainly haven’t inflicted any harm on protesters“, “They’re focused mainly on protecting the institutions of government, as they should be.

CSIS’in Mısır Ordusu uzmanı Anthony H. Cordesman ise bize çok tanıdık gelecek bir laf etmiş: “Is it a force that will listen to us if there is a military takeover and we want them to move to a democratically elected government as soon as possible?

ABD Genelkurmay Başkan Yardımcısı, General James E. Cartwright ise, Mısır ordusu hakkında “we didn’t say anything to them about how they should handle it, and they didn’t tell us about how they were going to handle it” demiş.

ABD Genelkurmay Başkanı Amiral Mullen, apar topar gittiği Ortadoğu’da Ürdün ve İsrailli yetkililere, Mısır’daki gelişmelerin iki ülkenin güvenliğini tehdit etmeyeceği yolunda güvence verecekmiş.

Bu kadar general demecinin üzerine “İşine bak general” diye manşet atamayan demokrasi hocalarına göre ise; halkın iradesi kazanmış, halk yönetimi devralmış, “Mısır İran olmayacak“mış.

Kaynak ve Alıntılar:
Calling for Restraint, Pentagon Faces Test of Influence With AllyThe New York Times
ABD Genelkurmay Başkanı Ürdün Kralı İle GörüştüThe Voice of America

 

Reklamlar

İran’ın Nükleer Programı

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 26 Ocak 2011 at 18:22

ABD, İran’a nükleer programından dolayı çok kızıyor.
Bizim de kızmamızı istiyor. Sizce haklı mı?
Yoksa haklı olan İran mı?
Okuyun, siz karar verin.

I feel impelled to speak today in a language that in a sense is new–one which I, who have spent so much of my life in the military profession, would have preferred never to use. That new language is the language of atomic warfare.

Dwight D. Eisenhower, ABD Başkanı
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 8 Aralık 1953

yani demiş ki:

İnanın hiç içimden gelmiyor ama bırakın şu nükleer savaş konusunda iki çift laf edeyim“.

Eisenhower’ın bu konuşmasının tümünü şuradan okuyabilirsiniz ama  nereye varacağını tahmin edemezsiniz.

1968'de, İran Nükleer Araştırmalarında çalışanların dörtte biri kadınlardı.

1957 – ABD ve İran, “Atoms for Peace” programı çerçevesinde ilk sivil Nükleer İşbirliği Antlaşmasını imzaladı. Bağdat’taki Nükleer Bilimler Enstitüsü, CENTO himayesinde Tahran’a taşındı.
1959 – Şah Rıza Pehlevi, Tahran Üniversitesi’nde Nükleer Araştırma Merkezi kurulması tâlimatını verdi.
1960 – ABD, Şah’ın tâlimatı doğrultusunda, İran’a 5MW güç üreten reaktör sağlamayı kabul etti.
1961 – ABD Genelkurmayı -bugün Türkiye topraklarında bulunan nükleer silahları- İran’a yerleştirmeyi önerdi.
1967 – ABD, İran’a 5.545 kg zenginleştirilmiş uranyum, 112 kg Plütonyum gönderdi. Bu yakıt, sözü verilen reaktörü çalıştırmak içindi. Reaktör, yakıttan birkaç ay sonra Tahran’a ulaştı.
1974 – Şah Rıza Pehlevi, İran’ın 23.000 mw’lık reaktöre en geç 1978’de kavuşacağını bildirdi. Aynı yıl İran’ın nükleer silaha tahminlerden çok önce kavuşacağı müjdesini de verdi.
1974 – Şah, Fransa’nın her biri 1.000 mw gücünde beş adet reaktör, Uranyum ve Araştırma Merkezi sağlanması nı öngören protokolü Paris’te imzaladı.
1974 – Şah, Alman Kraftwerk union ve Fransız Framatome ile ikişer adet santral ve 10 yıllık zenginleştirilmiş yakıt alımı antlaşmasını imzaladı.
1975 – ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ile İran Finans Bakanı Hushang Ansari, toplam değeri 6,4 Milyar Dolar’a ulaşan sekiz reaktör için antlaşma imzaladı.

Kaynak ve Alıntılar:
Atoms For PeaceThe Dwight D. Eisenhower Library
Chronology of Iran’s Nuclear Programme, 1957-2007 Dr. Farhang Jahanpour

Şunlar da ilginizi çekebilir:
Kuzey Kore’nin Nükleer Silah denemeleriDiagnost
“Il y a deux pays au monde qui ne méritent pas d’exister : l’Iran et Israël”Diagnost

Share

İnsan vicdanı vs. Köpekbalığı kıkırdağı

In Bilim, Dünya, Komplo Teorileri on 26 Ocak 2011 at 15:34

Köpekbalığı, bu gezegenin en zeki, en hızlı, en güçlü ve en asaletli hayvanlarından biri olmasına rağmen, bu gezegenin en vahşi yaratığı insanın gazabından kurtulamamıştır. Yılda 100 milyon köpekbalığı bireyinin insanlarca avlandığı veya ölüme terk edildiği tahmin edilmektedir.

Ölüme terk edilmek?

Köpekbalığı yüzgecinden yapılan çorbanın, fahiş fiyatlara alıcı bulması, köpekbalıklarının feci sonunu hazırlıyor. Avcılar, yakaladıkları köpekbalığının sadece yüzgecini kesip, balığı yüzgeçsiz halde suya bırakıyor. Hareket kabiliyetini kaybeden köpekbalığı, acılar içerisinde ve çoğu zaman başka hayvanlar tarafından yenerek ölüyor. Ne yazık ki, köpekbalığı avının, tek gerekçesi çorba değil.

 

Köpekbalığı diş fosilleri

 

William I. Lane ve Linda Comac tarafından yazılan, Mayıs 1992’de ilk basımı yayımlanan ‘Sharks Don’t Get Cancer: How Shark Cartilage Could Save Your Life‘ (İng. Köpekbalıkları kansere yakalanmaz: Köpekbalığı kıkırdağı hayatınızı nasıl kurtarır) adlı kitap, köpekbalıklarının kansere yakalanmadığını; kıkırdaklarında yer alan elementler sayesinde, vücutlarında tümör oluşmadığını iddia ediyordu. Başta ABD olmak üzere, dünyanın dört bir yanında, köpekbalığı kıkırdağı kullanılarak üretilen onlarca ilaç türedi. Hepsi için binlerce köpekbalığı avlandı. Bu hipotez, doğru dürüst bir bilimsel çalışma haline getirilip tartışmaya açılmamış, kısacası kanıtlanmamıştı. İşin kötüsü:

Köpekbalıkları kansere yakalanabiliyor.

Kaynaklar:
Sharks Do Get Cancer: Few Surprises in Cartilage Research
Shark cartilage, cancer and the growing threat of pseudoscience.
Shark Cartilage, American Cancer Society

Bir de bu var:
Haifisch – Diagnost

 

Share

“Il y a deux pays au monde qui ne méritent pas d’exister : l’Iran et Israël”

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 19:16

Benim gibi Fransızca bilmiyorsanız, başlıkta ne yazdığını biraz merak edin.

Dünya toplam petrol rezervinin üçte birine sahip iki ülke:
Dünya petrol rezervinin neredeyse beşte biri üzerinde oturan Sünnî Suudi Arabistan
Dünya petrol rezervinin onda birinden fazlasının üzerinde oturan Şii İran

İki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin, 1966’da Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın ve İran Şahı Rıza Pehlevi’nin karşılıklı ziyaretleriyle başladığı; 24 Ekim 1968’de, Basra Körfezi’nde yer alan Farsî ve Arâbî adalarının her iki ülke arasında paylaştırıldığı ve kıta sahanlıklarının belirlendiği anlaşma ile imza altına alındığı söylenebilir. Basra Körfezi’nde böyle adalar olduğunu bilmiyordunuz değil mi? Ben de bilmiyordum. Google Maps ve Bing Maps’te aradım, yine bulamadım. Otoparktaki arabamı görebildiğim bu sitelerde olmayan iki adayı bulduğum yere bakınız, Ortadoğu haritası nasıl ve kimler tarafından çizilegelmiş görünüz.

 

1966’dan, Ayetullah Humeyni’nin Air france uçağıyla iran’a ayak basışına kadar geçen sürede iki ülke arasındaki ilişkiler, tarafların Basra Körfezi ve bölgenin geri kalanı üzerindeki siyasî hakimiyet çabasıyla geçti. Humeyni’nin “Kim daha müslüman” faslını açması ve zaman içerisinde çevre ülkelerine Devrim İhracı politikası ortamı iyice gerdi. Artık Ortadoğu’da, iki İslam ihracatçısı vardı.

İlişkilerde en belirleyici role sahip olan mezhep çatışması, İran-Irak savaşı sırasında daha da belirgin hale geldi. Sünnî Suudi Arabistan, Sünnî Saddam Hüseyin’e milyonlarca dolar pompalamakla kalmadı; Kuveyt, Bahreyn gibi diğer körfez ülkelerini de Irak’ı desteklemeye teşvik etti. Hattâ Suudi Arabistan, iki ülke arasındaki petrol rekabeti kartını da kulanarak, petrol üretimini ciddi oranda arttırdı. Amacı, petrol üretimini arttırıp, fiyatları düşürmek ve dolayısı ile, İran’ın savaş ekonomisini sekteye uğratmaktı. Bu dâhice!? fikir sayesinde petrol varil fiyatları yarı yarıya düştü. Suudi Arabistan, petrol gelirinin üzerinde bir bidon benzin döküp kibriti çakmış oldu. Tüm bu olanlara cevap olarak İran, Suudi ve Kuveyt hava sahasına defalarca girdi. Bu ülkelerin Irak’a desteklerini kesmelerini sağladı.

Dünyayı dengesiz bırakmamaya and içen Amerika Birleşik Devletleri de boş durmadı, o da İran’a yardımcı oldu. Suudiler kadar göstere göstere yapmaaya çalıştı ama o da başarısız oldu. Bu operasyon tarihe “İran Contra Skandalı“, magazinsel adıyla Irangate olarak geçti.

1987 yılında, Hac mevsiminde Mekke’de yapılan gösterilere, Suudi güvenlik güçlerinin müdahalesi sert oldu. gösterici 400 hacı adayının çoğunluğunun iranlı olması bardağı taşırdı. Suudi yetkililer Hac programını durdurdu. Olayları duyan Tahran ayağa kalktı. İranlılar Suudi Büyükelçiliğini bastı, diplomatları dövdü. Dövülen diplomatlardan biri hayatını kaybetti. Bu olayların üzerine, Suudiler İran’la diplomatik ilişkilerini ve İran vatandaşlarına Hac vizesi vermeyi kesti. Hac konusu bugün de iki ülke arasında sorun olmaya devam etmektedir. Suudi Arabistan, İran’ın resmen uyarmasına rağmen, İranlı hacı adaylarından zorla parmak izi almaktadır.

Başlıkta ne mi yazıyor?

Dünyada varolmayı haketmeyen iki ülke var: İsrail ve İran
Suudi Arabistan Kralı Abdullah, 5 Haziran 2010

Kaynak:
La violente charge du roi Abdallah contre l’Iran et Israël est démentie par Riyadh, Figaro

Şunlar da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Yapay KaderDiagnost
Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihiDiagnost

 

Suudi Arabistan – İsrail: Yapay Kader

In Dünya, Dış Politika, Gündem, Komplo Teorileri, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 16:33

İki ülke arasındaki dolaylı ilişkilerini kazdıkça bulduğumuz şey, “ileri sürüldü iddia edildi” tarzı habercilik oluyor. Haberlerin çoğu bu şekilde ve karşılıklı yalanlamayla süslü. Zaten bu haberleri yayınlayanlar tarafların değil, genelde üçüncü ülkelerin medyası.

Örneğin, İsrail Ha’aretz gazetesinin 24 Haziran 2010 tarihli haberinde, 18-19 Haziran 2010 tarihleri arasında İsrail askerî helikopterlerinin Suudi Arabistan’ın Tabuk Havaalanı’na “ekipman indirdiği” ve bunun Müslüman bir ülkeye saldırı hazırlığı olduğu yazıldı. Haberde, Tabuk Havaalanı’nda bazı uçuşların iptal edildiği ve İsrail operasyonunun bu sayede gerçekleştiği yer aldı.

 

İsrail bayrağındaki iki mavi çizginin, Tevrat’ta vaad edilen topraklar olan Fırat ve Dicle nehirlerini temsil edip etmediği, yıllardır süren bir tartışmadır. İsrail’e göre bu çizgiler, fotograftaki Yahudi dua şalı Tallit’i simgeler.

Bu haberleri İsrail yazdırıyordur” diye düşünenler için asıl önemli not: haberin kaynağı, İran’ın yarı-resmî yayın organı Fars News agency. Ajans bu haberi “Siyonist rejimin Suudi Arabistan’daki şüpheli aktivitesi” olarak verdi. İki ülke arası ilişkilerin İran’ı rahatsız ettiği ortada. Umarım bizimkiler de -diplomatik jargonla- “dikkatle izliyordur”.

Obama Yönetimi’nin Kongre’ye sunmaya hazırlandığı, Suudi Arabistan’a 60 milyar dolar’lık silah satışı, bugüne kadar yapılan en büyük silah satış anlaşması olarak tarihe geçecek. 1950-2006 yılları arasında, ABD’nin Suudi Arabistan’a sattığı askerî mal ve hizmetlerin değeri 80 milyar dolar seviyesinde. ABD’nin 1948-2007 tarihleri arasında İsrail’e verdiği askeri destek ise 53 milyar dolar’dan fazla.

Bu çılgınca silahlanmaya rağmen, aralarında diplomatik ilişki olmayan her iki ülkenin birbirlerine tehdit oluşturduğu söylenemez. Aksine, her iki ülkeyi tehdit eden Saddam rejimi gibi tarihi paydalar; Suudileri ziyadesiyle rahatsız eden İran’ın Basra Körfezi’ne hakimiyeti ve İsrail’i eli tetikte bekleten İran’ın nükleer programı gibi güncel sorunlar; tarafları, Ortadoğu’daki en kıdemli Amerikan müttefik ve müşterisi konumunda tutuyor.

Kısacası, ortada iki ülkeyi dolaylı da olsa ilişkilendiren yapay bir kader var.

 

Şu da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihiDiagnost

Kaynak ve Alıntılar:
Report: IAF helicopters unload equipment ‘meant for attacking a Muslim state’ at Saudi airport, Ha’aretz
Is Israel arming in Saudi Arabia?, The Jerusalem Post
Israel setting up Saudi base for Iran raid?, msnbc.com
‘İsrail helikopterleri, Suudi Havaalanına mühimmat indirdi’ iddiası, Zaman
İsrail Helikopterleri Arabistan’a Cephane Taşıyor, Velfecr

Share

Suudi Arabistan – İsrail: Olmayan diplomatik ilişkilerin yakın tarihi

In Dünya, Dış Politika, Ekonomi, Gündem, Komplo Teorileri, Tarih, Uluslararası İlişkiler on 05 Ocak 2011 at 15:45

Aynı Hıristiyan babanın iki mânevî kızı; İslâm’ın kılıcı Suudi Arabistan ve Davut’un Kalkanı İsrail arasında diplomatik ilişkilerden bahsetmek pek mümkün değildir. Ancak, aynı mânevi babaya sahip kızkardeşlerin kanlı bıçaklı düşman olduklarını iddia etmek de gerçekçi bir yaklaşım olmaz. İlişkilerin düzeyi, “hadi canım olur mu öyle şey” dedirtecek seviyede de olabilir, “tabi ya, aksini düşünmek saflık olur” beyanatlarıyla da süslenebilir. Dezenformasyonun millî spor olduğu ortadoğu coğrafyasında, bu iki ülke ilişkileriyle ilgili bazı notlar aktarıp, meraklısının kafasını karıştıracak yakın tarihe bakalım.

 

Üzerinde şehadet yazan Suudi Arabistan bayrağı, asla yarıya indirilmez.

Aralık 2005
Suudi arabistan, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye oldu. Üyelik şartlarını sağlamak amacıyla, İsrail mal ve hizmetlerine uyguladığı boykotu resmen kaldırdı.

5 Nisan 2006
ABD Kongresi’ne verilen önergede, 2005 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Suudi Arabistan’ın, üyelik şartlarını çiğnediğini ve İsrail’e uyguladığı boykota devam ettiğine dair önerge verildi.

21 Haziran 2006
Suudi Arabistan’ın ABD büyükelçisi, İsrail’e uygulanan boykotun bitmeyeceğini açıkladı.

28 Nisan 2008
American Chronicle’ın Salah Uddin Shoaib Choudhury imzalı makalesinde; 2005 yılında Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olan Suudi Arabistan’ın, İsrail mal ve hizmetlerine uyguladığı boykotu kaldırdığı bilgisi tekrarlandı. Ancak Choudhury işi bir adım öteye götürdü ve yazının yayımlandığı 2008 tarihi itibarı ile bu durumun devam ettiğini, yani boykotun uygulanmadığını iddia etti.

12 Haziran 2010
İngiliz The Times gazetesi yazarı Hugh Tomlinson, İsrail’in, İran’ın nükleer tesislerini vurmak üzere yapacağı olası bir hava saldırısı sırasında; Suudi Arabistan’ın, hava savunma sistemlerini etkisiz hâle getirebilmesi için gereken testleri tamamladığını yazdı. Bu haber, Türk basınında da yer buldu. Hürriyet, haberi  “Suudilerden vur izni” başlığıyla sundu.

13 Haziran 2010 tarihli Zaman Gazetesi, haberi: “Amerikalı bir isme dayandırılan habere göre Suudiler muhtemel bir saldırı sırasında kendi uçaklarının havalanmaması ya da İsrail uçaklarına saldırmama şeklinde tatbikatlar yapıyor. Aynı şekilde Suudi bir kaynak da gazeteye yaptığı açıklamada “Biz onların (İsrail’in) geçişine izin vereceğiz ve bir şey görmeyeceğiz” diyor. Plana göre İsrail uçakları Suudi hava sahasını geçtikten sonra hava savunma sistemleri alarm durumuna geçecek.” Ve “Muhtemel bir saldırıda suudi arabistan seçeneğinin devreye girmemesi, İsrail savaş uçaklarının Kızıldeniz ve Hint Okyanusu üzerinden uçarak İran’ın nükleer tesislerine saldırmasına yol açacak” detaylarıyla yayımladı.

Ama bir şeyi unuttu. Zaman’ın belirtmediği detay, Tomlinson’un makalesinde adı verilmeyen, bölgede görevli ABD’li yetkilinin, Suudi Arabistan’ın yaptığı bu çalışmanın, “ABD Dışişleri Bakanlığı ile yapılan anlaşma” ile yürütüldüğünü söylemesiydi.

13 Haziran 2010
Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı, Times gazetesinde, “İran’a olası saldırısı sırasında İsrail’e hava sahasını kullandıracakları” yönündeki haberi kesin dille yalanladı.

14 Eylül 2010
Haberi geç ama doğru vermesiyle tanınan BBC; Amerika Birleşik Devletleri’nin Suudi Arabistan ile tarihinin en büyük silah anlaşmasını imzalamaya hazırlandığı haberini verdi. Habere göre “60 milyar doları bulabileceği söylenen anlaşma çerçevesinde Suudi Arabistan’a onlarca savaş uçağı ve helikopter satılacak”, “…Kongre’nin Suudi Arabistan gibi geleneksel bir müttefike silah satışına karşı çıkmayacağı, yönetimin Riyad’ın İran’a karşı güçlendirilmesi gerektiği tezini işleyeceği belirtiliyor. Kimliği açıklanmayan bir savunma yetkilisi, Reuters ajansına İsrail’in de anlaşma konusunda ‘rahat’ olduğunu söyledi”

“Şimdi yalanlama sırası İsrail’de” diye düşünmek mümkün. Ancak; ABD’nin, İran’ın nükleer çalışmalarından çok da haz etmeyen Suudi Arabistan’ı güçlendirme projesi, aynı zamanda İsrail’in İran’a karşı tavrını güçlendireceği için, böyle bir beklenti yersiz olabilir. Zira kızkardeşler, Yom Kippur Savaşı’ndan bu yana, birbirlerinin güçlenmesine çok da ses etmediler.

Şu da ilginizi çekebilir:
Suudi Arabistan – İsrail: Yapay KaderDiagnost

Kaynak ve Alıntılar:
Arab League Boycott of Israel, CRS Report for Congress, State.gov
Saudi Ambassador Says Trade Boycott of Israel Will Not End, The New York Sun
Why Bangladesh continues travel ban on Israel, American Chronicle
Saudi Arabia gives Israel clear skies to attack Iranian nuclear sites, The Times
Suudilerden ‘vur’ izni, Hürriyet
‘Suudiler, İran saldırısında İsrail’e hava koridorunu açacak’, Zaman
Suudi Arabistan: Hava sahamızı İsrail’e kullandırtmayız, Radikal
ABD Suudilere rekor silah satışına hazırlanıyor, BBC
Petrodolar Döngüsü, Diagnost

Share

First we take Manhattan

In Komplo Teorileri, Müzik on 13 Kasım 2010 at 13:36

Bu şarkının konusu ve anlamı ile ilgili, 11 Eylül Saldırıları’nın kehaneti olduğunu düşünen de var, Wikipedia gibi “Kızıl Ordu Fraksiyonu’na göndermeler var” diyen de. Leonard Cohen’in röportajları ve yaşamı incelendiğinde, satır aralarından farklı bir anlam çıkabiliyor.

“They sentenced me to twenty years of boredom
for trying to change the system from within”

Cohen’in 14 Nisan 1988 tarihli röportajı:

“Yeah, these are new songs, huh? Maybe lots of people think I didn’t write anything after “Suzanne.” But I wrote one or two songs after “Suzanne.” Here’s a song (First we take Manhattan) I wrote 20 years after “Suzanne.” I had been driven over the edge and I had decided to take matters into my own hand. This is a geopolitical plan. People have asked me what it means. It means exactly what it says.”

Suzanne, Cohen’in 1967 yılında piyasaya sürülen ilk albümü Songs of Leonard Cohen’in ilk şarkısıydı. First we take Manhattan; 21 yıl sonra, 1987’de kaydedilen ve cohen’in muhteşem bir dönüş yaptığı I’m your man albümünün ilk şarkısı oldu. Arada çıkan albümlerinden (büyük ihtimalle plak şirketinden) kendisinin de çok tatmin olmadığı röportajından anlaşılıyor. “I had decided to take matters into my own hand“, “Kurda sormuşlar neden ensen kalın…” gibi bir açıklama olmuş. “I’m coming now, I’m coming to reward them First we take Manhattan, then we take Berlin” ile de ayar tamamlanmış.

Şair burada;

“Ah you loved me as a loser, but now you’re worried that I just might win
You know the way to stop me, but you don’t have the discipline
How many nights i prayed for this, to let my work begin
First we take Manhattan, then we take Berlin”

ve şurada da;

“I don’t like your fashion business mister
and I don’t like these drugs that keep you thin
I don’t like what happened to my sister
First we take Manhattan, then we take Berlin”

müzik endüstrisine seslenmiş gibi duruyor.

Şarkının en esrarengiz kısımlarından biri “the monkey and the plywood violin” olsa gerek. şarkıda bu sözden önce “and I thank you for those items that you sent me” diyor ve kahkaha atıyor. Maymun ve uydurma bir kemanla imâ edilen, geçimini sağlamak için sokak şarkıcılığı yapanlar olabilir.

19. yüzyılda sokak çalgıcılarının yanında maymunlar gösteri yaparmış. Maymun hem dikkat çekmek, hem de bahşişleri toplamak için kullanılırmış:

Cohen, I’m your man albümüne kadar geçen sürede, müzik endüstrisinin zorladığı, kendisinin pek de hoşnut olmadığı; ancak, geçimini sağlamak için yapmak zorunda olduğu işlerden bahsediyor olabilir.

Remember me, I brought your groceries in“, eve alışveriş torbalarını taşıyan çocukları simgeliyor olabilir. Bir nevî, “bir zamanlar beğenmediğiniz (ah you loved me as a loser, but now you’re worried that i just might win) fakir ama gururlu bir genç vardı” anlamı pekâlâ çıkarılabilir. Hepsinin ötesinde, “Ah remember me, I used to live for music“, üstadın bütün olayını özetliyor.

First we take Manhattan, then we take Berlin“e gelince:
Burada da, önce Amerika’da, sonra Avrupa’da yakalanacak albüm başarısı hedefinden; hedefe ulaşmak için çok çalışıldığından (I practiced every night) ve artık zamanının geldiğinden (now I’m ready) bahsediliyor olabilir.

Cohen’in 1 Haziran 1988 tarihli röportajı:
“But i want to tell you that even though your hospitality is profound it will not detour me from my appointed task which is to take Manhattan, then Berlin and several other cities…”

Olmayabilir de.

NATO üzerine NOTLAR – “Çam sakızı, çoban armağanı”

In Dünya, Dış Politika, Komplo Teorileri, Tarih, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 15 Mayıs 2010 at 00:18

NATO’nun, sadece Türkiye’den değil, tüm üyelerinden beklentisinin ‘iyi bir müttefik olmak için gerekeni yapmak‘ olduğunu ve bunun da tamamen menfaate dayalı ilişkiler ile gerçekletiğini görmeliyiz. Şimdiye kadar Türkiye’yle ilgili ve genelde karamsar örnekler verdik. İlişkilerin dengesi ne gibi adımlarla sağlanıyor sorusunun cevabını, yakın tarihten bir örnekle verelim.

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD, teröre karşı savaş ilan etti. Birkaç yıl sonra, “asla bulunamayan kitle imha silahları” yüzünden Irak’a savaş ilân ettiğinde kimse şaşırmamıştı. Şaşırtıcı olan, 25.000 kişilik mütevazı ordusuyla Danimarka’nın da Irak’a savaş ilân etmesiyidi. O dönem herkes bıyık altından güldü, dalga geçti; Danimarka’ya “yalaka” diyenler oldu. Danimarka, Irak’a 500 asker gönderdi. 700 askerini Afganistan’a göndermişti, 380 askerini de Kosova’ya. Bizim, her yıl 30 Ağustos’ta izlediğimiz kadar asker. ABD ve NATO’ya verilen “çam sakızı çoban armağanı“; desteğin baş aktörü, Danimarka eski Başbakanı Anders Fogh Rasmussen‘i NATO Genel Sekreterliği koltuğuna oturttu. 25.000  kişilik ordusuyla Danimarka, NATO’nun başına geçti. 700.000 kişilik ordusuyla Türkiye, bu konuda bir takım pazarlıklar yaptı. Sonucu hüsrân oldu.

Olayı “ne yani, biz de mi asker gönderseydik“, “çok meraklıysan sen git” düzeyine indirmeden şunu söyleyelim. Bu yazıda göstermeye çalıştığım; müttefiklik ilişkisini unutarak, “NATO da kim oluyor“, “NATO’yu bırakalım. Rusya’yla, Çin’le müttefik olalım” diyenlerin düştüğü durum ile; destek verenlerin çıktığı durumudur.

NATO KFOR Askerî Üssü Camp Bondsteel, Kosova

NATO denen organizasyonun çağrıştırdığı ilk şey askerî ittifaktır. Müttefiklerin siyasî yapısı üzerindeki yaptırımları ıskalanmıştır. Halbuki hep ortadadır, o kadar da gizli saklı değildir. Bu pek de farkında olmadığımız şeffaflık, sadece eski bir üyesi olan Türkiye için değil; Rusya ve Ukrayna gibi ülkeler için dahi geçerlidir. Merak eden resmî web sitesini inceleyebilir.

NATO üzerine NOTLAR – “Küçük Amerika”

In Dünya, Dış Politika, Komplo Teorileri, Tarih, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 15 Mayıs 2010 at 00:03

Türkiye ABD ilişkilerinin doruk noktası nedir?” diye sorsanız, 22-23 Mart 1991 tarihli Sabah Gazetesi’ne bakın derim. Baş sayfadaki fotograf şuydu: Turgut ve Semra Özal, bir kanepede eşofmanlarıyla oturuyorlar. Semra Hanım, Barbara Bush’la sohbet ediyor; George Bush, elinde kutu kolayla kanepede rahatça oturan Turgut Özal’a televizyonda bir şeyler gösteriyor. Bush Ailesi de Özal Ailesi gibi eşofmanlı. Çünkü Camp David’de beraber tatil yapıyorlar. Bu fotografı ne yazık ki bulamadım. Ancak aynı gün çekilmiş başka bir fotograf, bir fikir verecektir. Bugün Tayyip Erdoğan, Obama’nın karşısında ayak ayak üzerine attığı için “helâl olsun” diyenler, Özal’ın rahatlığı karşısında dilerini yutabilirdi.

Aynı Özal, birkaç yıl sonra gerçekleştirdiği Türkî Cumhuriyetler Gezisinden umutla döndü. Başı boş kalan bu ülkelerle yapılacak çok işbirliği vardı. Çünkü bu ülkeler, Türkiye’nin sahip olmadığı enerji kaynaklarına sahipti. Görüşmeler olumlu geçti. Özal büyük bir moralle döndü. Türkiye bu sefer gerçeken “Küçük Amerika” oluyordu. Birkaç gün sonra Turgut Özal’ı Çankaya Köşkü’nde kaybettik, apar topar defnettik. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, Çankaya Köşkü’nde “pat” diye öldü ve otopsi yapılmadı. Cenazesinin nasıl hazırlanıp kaldırıldığını merak edenler araştırsın.

Tüm bunları okuyup, “bunlar komple teğorisi” demeyin. Millet olarak en büyük hatamız, tüm Dünya’nın bir olup bizimle uğraştığı paranoyasına sahip olmamızdır. Evet, bizimle uğraşanlar var. Ama bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Komşumuz Yunanistan, bizden daha fazla, bu tür etkilerin altında kalmış bir ülkedir. Albaylar Cuntası, Abdulah Öcalan’ın Kenya’daki Yunanistan Büyükelçiliği’nde yakalanması ve sonrasında Yunanistan’da yaşanan politik kıyım gibi olaylar, dikatle incelenmelidir.

NATO üzerine NOTLAR – “Fakir ama gururlu”

In Dünya, Dış Politika, Komplo Teorileri, Tarih, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 14 Mayıs 2010 at 23:37

NATO’nun en büyük ordularından birine sahip Türkiye’nin, siyasî ve askerî gündemini belirleyen faktörlerin başında, NATO ile ilişkileri gelir. NATO’nun Türkiye üzerindeki etkisinin boyutlarını anlayabilmek için, tarihsel süreci kısaca hatırlayalım.

İkinci Cihan Harbi” denince, o dönemin tanığı Türk insanının aklına gelen ilk şey, Hitler’in badem bıyığı değil, Ekmek Karnesi olmuştur. Ekmek Karnesi, İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmayı başaran, ancak bu kararından ve aldığı askerî tedbirlerden dolayı neredeyse aç kalan Türkiye’nin simgesidir. Savaşın bitişi ve Stalin’in “ben oynamıyorum” diyerek müttefiklerden ayrılıp Dünya’yı iki kutba bölmesi; Türkiye’yi bir seçim yapmakla karşı karşıya bırakmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda yıkılan bir imparatorluğun ‘fakir ama onurlu’ evlâdı Türkiye; İkinci Dünya Savaşı sonrası girdiği ekonomik sıkıntılardan kendini kurtaracak, ordusunu baştan kuracak, Truman Doktrini’nin öngördüğü yardımlara “hayır” diyemeyecekti.

* 1947’de İsmet İnönü ABD’ye teşekkür mektubu gönderdi; ABD de Türkiye’ye 73 milyon Dolar değerinde askerî yardım.
* 4 Temmuz 1948’de Ankara’da yapılan antlaşmayla Marshall Planı yürürlüğe girdi; takip eden 4 yıl içerisinde 350 milyon Dolar‘dan fazla yardım da Türk limanlarına.
* 8 Ekim 1948’de, genç Türkiye Cumhuriyeti, Dünya Bankası’ndan ilk borcunu aldı: 50 milyon Dolar.
* 25 Haziran 1950’de Kuzey Kore ordusu, Güney Kore topraklarına girdi.
* İki gün sonra, Türkiye’ye ilk yardımı yapan Başkan Truman, ABD ordusuna Güney Kore’ye yardım emri verdi.
* Bir ay sonra, 25 Temmuz 1950’de, Türk tugayı Güney Kore’ye yardıma gitti.
* Türkiye, bu fedakârlığının ödülünü yaklaşık bir yıl sonra, 19 Eylül 1951’de, NATO üyesi olarak aldı.
* Takip eden yıl, Amerikalıların tavsiyesiyle, Eğirdir Dağ Komando Okulu kuruldu.
* O zamana kadar Alman ekolüne sahip Türk ordusu, Amerikan ekolüne geçiyordu. Tüfek sağ omuzda taşınırken, sol omuzda taşınmaya başlandı. Bir manga asker 14 kişiyken, 11 kişiye düştü. 1952’de Amerikan askerlerince öğretilen bu hal ve hareketlerin adını askerlik yapanlar gâyet iyi bilir. Adı, Yanaşık Düzen‘dir.

Böyle alt alta okuyunca garip geliyor değil mi?

Lise tarih kitapları Atatürk’ün ölümüyle son bulur. Bazen cenazesinin Anıtkabir’e nakli de anlatılır, ama o kadar. Yani, bize okutulan tarih, 1938’e kadardır. Bazıları bu durumu, “tarihin yazılması için olayların üzerinden 50 sene geçmesi gerekir” diye izah eder. Belki de yapılmaya çalışılan, gençlere izah edilemeyecek şeylerin yazılmamış olmasıdır.

%d blogcu bunu beğendi: