Diagnost

Archive for the ‘Türkiye’ Category

Kâğıttan Kaplan vs. Nükleer Dişler

In Gündem, Tarih, Türkiye on 08 Şubat 2011 at 13:42

Birkaç gün önce Atatürkçü Düşünce Derneği Zonguldak Şubesini ziyaret eden CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum’un “Koca bir askeri yıktılar, meğer kağıttan kaplanmış, biz bunu asker zannedermişiz, meğer ABD içini oymuş. O koca ağacı hop diye yıktılar. Ancak CHP’yi yıkamadılar” sözleri gündemin başköşesine oturdu. Ak Parti, MHP boş durmadı, Batum’u yerden yere vuran açıklamalar yaptı. Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, “iade-î ziyarette” bulunmak için, Batum’un bu sözlerini takip eden iş gününü seçerek CHP Genel Merkezi’ne gitti. Batum özür diledi, Savcılık inceleme başlattı.

Peki nereden çıktı bu “Kâğıttan Kaplan” meselesi?

“Kâğıttan Kaplan”, “görüldüğü kadar güçlü olmayan” anlamına gelen Çince bir deyim. Deyimin tüm dünyada yaygın hale gelmesi, Çin’in Komünist lideri Mao Zedong’un Amerikalı muhabir Anna Louise Strong’a 14 Temmuz 1956 yılında verdiği röportaj sayesindedir. Zedong, Amerika Birleşik Devletleri’ni tanımlarken bu ifadeyi şöyle kullanmıştır:

Now U.S. imperialism is quite powerful, but in reality it isn’t. It is very weak politically because it is divorced from the masses of the people and is disliked by everybody and by the American people too. In appearance it is very powerful but in reality it is nothing to be afraid of, it is a paper tiger. Outwardly a tiger, it is made of paper, unable to withstand the wind and the rain. I believe the United States is nothing but a paper tiger.

Mao Zedong’un sivri ve kışkırtıcı açıklamalarından çekinen, dönemin Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Nikita Kruşçev, bu deyime “Kağıttan Kaplan’ın nükleer dişleri var” diye karşılık vermiştir:

The paper tiger has nuclear teeth. Only a madman would speak of a new world war.

Kaynak ve Alıntılar:
U.S. IMPERIALISM IS A PAPER TIGERMarxists.org
World: WHAT THEY ARE FIGHTING ABOUT TIME

Share

NATO üzerine NOTLAR – “Çam sakızı, çoban armağanı”

In Dünya, Dış Politika, Komplo Teorileri, Tarih, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 15 Mayıs 2010 at 00:18

NATO’nun, sadece Türkiye’den değil, tüm üyelerinden beklentisinin ‘iyi bir müttefik olmak için gerekeni yapmak‘ olduğunu ve bunun da tamamen menfaate dayalı ilişkiler ile gerçekletiğini görmeliyiz. Şimdiye kadar Türkiye’yle ilgili ve genelde karamsar örnekler verdik. İlişkilerin dengesi ne gibi adımlarla sağlanıyor sorusunun cevabını, yakın tarihten bir örnekle verelim.

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD, teröre karşı savaş ilan etti. Birkaç yıl sonra, “asla bulunamayan kitle imha silahları” yüzünden Irak’a savaş ilân ettiğinde kimse şaşırmamıştı. Şaşırtıcı olan, 25.000 kişilik mütevazı ordusuyla Danimarka’nın da Irak’a savaş ilân etmesiyidi. O dönem herkes bıyık altından güldü, dalga geçti; Danimarka’ya “yalaka” diyenler oldu. Danimarka, Irak’a 500 asker gönderdi. 700 askerini Afganistan’a göndermişti, 380 askerini de Kosova’ya. Bizim, her yıl 30 Ağustos’ta izlediğimiz kadar asker. ABD ve NATO’ya verilen “çam sakızı çoban armağanı“; desteğin baş aktörü, Danimarka eski Başbakanı Anders Fogh Rasmussen‘i NATO Genel Sekreterliği koltuğuna oturttu. 25.000  kişilik ordusuyla Danimarka, NATO’nun başına geçti. 700.000 kişilik ordusuyla Türkiye, bu konuda bir takım pazarlıklar yaptı. Sonucu hüsrân oldu.

Olayı “ne yani, biz de mi asker gönderseydik“, “çok meraklıysan sen git” düzeyine indirmeden şunu söyleyelim. Bu yazıda göstermeye çalıştığım; müttefiklik ilişkisini unutarak, “NATO da kim oluyor“, “NATO’yu bırakalım. Rusya’yla, Çin’le müttefik olalım” diyenlerin düştüğü durum ile; destek verenlerin çıktığı durumudur.

NATO KFOR Askerî Üssü Camp Bondsteel, Kosova

NATO denen organizasyonun çağrıştırdığı ilk şey askerî ittifaktır. Müttefiklerin siyasî yapısı üzerindeki yaptırımları ıskalanmıştır. Halbuki hep ortadadır, o kadar da gizli saklı değildir. Bu pek de farkında olmadığımız şeffaflık, sadece eski bir üyesi olan Türkiye için değil; Rusya ve Ukrayna gibi ülkeler için dahi geçerlidir. Merak eden resmî web sitesini inceleyebilir.

NATO üzerine NOTLAR – “Küçük Amerika”

In Dünya, Dış Politika, Komplo Teorileri, Tarih, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 15 Mayıs 2010 at 00:03

Türkiye ABD ilişkilerinin doruk noktası nedir?” diye sorsanız, 22-23 Mart 1991 tarihli Sabah Gazetesi’ne bakın derim. Baş sayfadaki fotograf şuydu: Turgut ve Semra Özal, bir kanepede eşofmanlarıyla oturuyorlar. Semra Hanım, Barbara Bush’la sohbet ediyor; George Bush, elinde kutu kolayla kanepede rahatça oturan Turgut Özal’a televizyonda bir şeyler gösteriyor. Bush Ailesi de Özal Ailesi gibi eşofmanlı. Çünkü Camp David’de beraber tatil yapıyorlar. Bu fotografı ne yazık ki bulamadım. Ancak aynı gün çekilmiş başka bir fotograf, bir fikir verecektir. Bugün Tayyip Erdoğan, Obama’nın karşısında ayak ayak üzerine attığı için “helâl olsun” diyenler, Özal’ın rahatlığı karşısında dilerini yutabilirdi.

Aynı Özal, birkaç yıl sonra gerçekleştirdiği Türkî Cumhuriyetler Gezisinden umutla döndü. Başı boş kalan bu ülkelerle yapılacak çok işbirliği vardı. Çünkü bu ülkeler, Türkiye’nin sahip olmadığı enerji kaynaklarına sahipti. Görüşmeler olumlu geçti. Özal büyük bir moralle döndü. Türkiye bu sefer gerçeken “Küçük Amerika” oluyordu. Birkaç gün sonra Turgut Özal’ı Çankaya Köşkü’nde kaybettik, apar topar defnettik. Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, Çankaya Köşkü’nde “pat” diye öldü ve otopsi yapılmadı. Cenazesinin nasıl hazırlanıp kaldırıldığını merak edenler araştırsın.

Tüm bunları okuyup, “bunlar komple teğorisi” demeyin. Millet olarak en büyük hatamız, tüm Dünya’nın bir olup bizimle uğraştığı paranoyasına sahip olmamızdır. Evet, bizimle uğraşanlar var. Ama bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum değil. Komşumuz Yunanistan, bizden daha fazla, bu tür etkilerin altında kalmış bir ülkedir. Albaylar Cuntası, Abdulah Öcalan’ın Kenya’daki Yunanistan Büyükelçiliği’nde yakalanması ve sonrasında Yunanistan’da yaşanan politik kıyım gibi olaylar, dikatle incelenmelidir.

NATO üzerine NOTLAR – “Fakir ama gururlu”

In Dünya, Dış Politika, Komplo Teorileri, Tarih, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 14 Mayıs 2010 at 23:37

NATO’nun en büyük ordularından birine sahip Türkiye’nin, siyasî ve askerî gündemini belirleyen faktörlerin başında, NATO ile ilişkileri gelir. NATO’nun Türkiye üzerindeki etkisinin boyutlarını anlayabilmek için, tarihsel süreci kısaca hatırlayalım.

İkinci Cihan Harbi” denince, o dönemin tanığı Türk insanının aklına gelen ilk şey, Hitler’in badem bıyığı değil, Ekmek Karnesi olmuştur. Ekmek Karnesi, İkinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmayı başaran, ancak bu kararından ve aldığı askerî tedbirlerden dolayı neredeyse aç kalan Türkiye’nin simgesidir. Savaşın bitişi ve Stalin’in “ben oynamıyorum” diyerek müttefiklerden ayrılıp Dünya’yı iki kutba bölmesi; Türkiye’yi bir seçim yapmakla karşı karşıya bırakmıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda yıkılan bir imparatorluğun ‘fakir ama onurlu’ evlâdı Türkiye; İkinci Dünya Savaşı sonrası girdiği ekonomik sıkıntılardan kendini kurtaracak, ordusunu baştan kuracak, Truman Doktrini’nin öngördüğü yardımlara “hayır” diyemeyecekti.

* 1947’de İsmet İnönü ABD’ye teşekkür mektubu gönderdi; ABD de Türkiye’ye 73 milyon Dolar değerinde askerî yardım.
* 4 Temmuz 1948’de Ankara’da yapılan antlaşmayla Marshall Planı yürürlüğe girdi; takip eden 4 yıl içerisinde 350 milyon Dolar‘dan fazla yardım da Türk limanlarına.
* 8 Ekim 1948’de, genç Türkiye Cumhuriyeti, Dünya Bankası’ndan ilk borcunu aldı: 50 milyon Dolar.
* 25 Haziran 1950’de Kuzey Kore ordusu, Güney Kore topraklarına girdi.
* İki gün sonra, Türkiye’ye ilk yardımı yapan Başkan Truman, ABD ordusuna Güney Kore’ye yardım emri verdi.
* Bir ay sonra, 25 Temmuz 1950’de, Türk tugayı Güney Kore’ye yardıma gitti.
* Türkiye, bu fedakârlığının ödülünü yaklaşık bir yıl sonra, 19 Eylül 1951’de, NATO üyesi olarak aldı.
* Takip eden yıl, Amerikalıların tavsiyesiyle, Eğirdir Dağ Komando Okulu kuruldu.
* O zamana kadar Alman ekolüne sahip Türk ordusu, Amerikan ekolüne geçiyordu. Tüfek sağ omuzda taşınırken, sol omuzda taşınmaya başlandı. Bir manga asker 14 kişiyken, 11 kişiye düştü. 1952’de Amerikan askerlerince öğretilen bu hal ve hareketlerin adını askerlik yapanlar gâyet iyi bilir. Adı, Yanaşık Düzen‘dir.

Böyle alt alta okuyunca garip geliyor değil mi?

Lise tarih kitapları Atatürk’ün ölümüyle son bulur. Bazen cenazesinin Anıtkabir’e nakli de anlatılır, ama o kadar. Yani, bize okutulan tarih, 1938’e kadardır. Bazıları bu durumu, “tarihin yazılması için olayların üzerinden 50 sene geçmesi gerekir” diye izah eder. Belki de yapılmaya çalışılan, gençlere izah edilemeyecek şeylerin yazılmamış olmasıdır.

Bir vagona ne kadar anlam yüklenebilir?

In Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 19 Nisan 2010 at 23:35

Compagnie Internationale des Wagons-Lits, nam-ı diğer CIWL çoğumuza bir şey ifade etmeyebilir. Türkçe adı Avrupa Sürat Katarları ve Beynelmilel Yataklı Vagonlar Şirketi. 1872’de kurulan bu şirket, ünlü Orient Express hattını işletiyordu. İstanbul’daki Pera Palas Oteli, bu hattın yolcularının konaklaması için CIWL tarafından inşa edilmişti. Şirket hâlâ faaldir; parayı bastıran bu şirkete ait şık vagonlardan birinde seyahat edebilir.

2419 numaralı vagon hariç.

Bu vagon, Birinci Dünya Savaşı’nun muzaffer komutanı Fransız Mareşal Ferdinand Foch‘un özel trenine aitti. 11 Kasım 1918’de, Fransa’nın Compiègne Ormanı‘nda, Almanya ve Fransa arasında imzalanan ateşkese ev sahipliği yaptı. Almanya’nın pes ettiği anlamına gelen bu ateşkese imza atan Alman politikacı Matthias Erzberger, bir süre sonra, Die Organisation Consul adlı örgüt tarafından öldürülecekti.

Ateşkesin imzalandığı bu vagon, 1927 yılına kadar Paris’te gururla sergilendi. Daha sonra, Ateşkes’in imzalandığı Compiègne Ormanı’nda yapılan Clairiere de L’Armistice anıtına taşındı. Vagon, Fransızların gurur abidesi haline gelmişti. 1940 yılı yazında her şey tersine döndü.

Hitler ve arkadaşları, Vagon’un önünde Ateşkes Antlaşmasının imzalanmasını beklerken

22 Temmuz 1940 tarihinde; Adolf Hitler, Hermann Göring, Rudolf Hess ve diğerlerini taşıyan arabalar, vagonun önüne yanaştı. Ateşkes imzalatma sırası Fransa’yı işgal eden Hitler’deydi. Hitler vagona girdi, Ferdinand Foch’un koltuğuna oturdu. Giriş konuşmalarını dinledikten bir süre sonra, Fransızların imzalarını beklemeden vagonu terketti. Hayatını intikam peşinde koşmakla geçiren Hitler için tarihi bir andı. Vagonun bulunduğu anıt yıkıldı. Vagon Berlin’de sergilenmeye başladı. Bu sefer vagonla gurur duyma sırası Almanlardaydı.

1945 yılında savaşı kaybedeceğini anlayan Alman Ordusu, vagonu emniyetli olduğunu düşündükleri Ohrdruf‘a taşıdı. Bir süre sonra Amerikan Birlikleri vagonu buldu ve tamamen imha etti. Savaştan sonra, Compiègne’deki Ateşkes Anıtı onarıldı. Vagonun 1918’deki hâlinin bire bir kopyası yapıldı. Vagona 2419D numarası verildi.

Avrupa’nın Birliği ve Beraberliği

In Dünya, Dış Politika, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 30 Ekim 2009 at 16:19

Avrupa Birliği farklı devletlerin biraraya gelip oluşturduğu en büyük siyasi ve ekonomik örgütlenme. Kuruluşundan bugüne kadar; bu birliği büyük bir devlet gibi görenler, görmek isteyenler oldu. Bu hedef henüz realize edilemedi. Her ne kadar, ortak para ve Merkez Bankası gibi projeler gerçekleştirildiyse de, bunlar bile birliğin tüm üyelerini kapsamamaktadır. Avrupa Birliği, ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgali sırasında Türkiye’yi, müdahil olması halinde birlik üyeliği şansını kaybetmekle tehdit etmişti. Aynı tarihte birlik üyesi İngiltere ve Danimarka askerleri Irak’taydı.

Avrupa Merkez Bankası. Frankfurt am Main, Almanya

Türkiye kamuoyu, Avrupa Birliği üyeliğine karşı, belli bir mesafede durmuştur. Birlik üyeliğinin getireceği yararlar kamuoyu ile yeterince paylaşılamamış; olay, “Kokoreç” edebiyatına indirgenmiştir. Türkiye kamuoyunun mesafeli duruşunun ardında yatan diğer bir etken; birliğin sosyal yapıya hatta ulusal egemenliğe müdahalesi ihtimali oldu. Son günlerde, Türkiye kamuoyuyla aynı endişeyi paylaşan, birlik ülkeleri de olduğu ortaya çıktı. BBC’nin haberine göre, Genişleyen Avrupa Birliği’nin işleyişini düzenlemek amacıyla hazırlanan Lizbon Anlaşması için çabalar tam sekiz yıldır sürüyor.

AB liderleri bu tarihte daha demokratik, şeffaf ve verimli bir birlik kurmak için kolları sıvadıklarını söylemişti. Anlaşmaya karşı çıkan çevreler ise, ulusal egemenliği tehdit eden federalci bir yapı kurmaya çalıştığı görüşünde. AB kuralları gereği anlaşmanın yürürlüğe girmesi için 27 üye ülkenin de onayını alması şart. Anlaşma için yolun sonuna yaklaşıldı. Şu anda yalnızca Çek Cumhuriyeti’nin onayı bekleniyor.

İrlandalı seçmenler Haziran 2008’de yapılan referandumda anlaşmayı reddetmişti. Bunun üzerine İrlanda’ya kaygılarını giderecek bazı “yasal güvenceler” verildi. Örneğin vergi ve kürtaj, ötanazi, eşcinsel evlilikler gibi “aileyi ilgilendiren” konularda AB bu ülkeye kendi kurallarını dayatmayacak; ayrıca ülkenin geleneksel tarafsızlık politikasına müdahale etmeyecek. Ayrıca Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bakanlar kurulu görevi gören Avrupa Komisyonu’nda her ülkenin bir üye bulunduracağını açıkladı. Bu da İrlanda’ya verilen bir ödün olarak görüldü. Çünkü ilk taslakta, komisyon üyesi sayısının zamanla azaltılarak bürokrasinin hafifletilmesi öngörülmüştü. Bu güvencelerden sonra, 2 Ekim 2009’da düzenlenen ikinci referandumdan “evet” oyu çıktı. Bir hafta sonra Polonya Cumhurbaşkanı Lech Kaczynski de anlaşmayı onayladı. Onay sürecinde sona kalan ülkelerden biri de Almanya idi. Almanya parlamentosu 25 Eylül 2009’da, AB’nin yasama sürecine katılım konusunda bazı güvenceler aldıktan sonra anlaşmaya onay verdi.[Kaynak]

Örneklerden de anlaşılacağı gibi, ulusal çıkarların korunması refleksi birlik ülkelerinin de ortak özelliği. Ancak; ilişkilerde diyalog, kamuoyuyla bilgi paylaşımı, hattâ referandum gibi yöntemlerle orta yolu bulmak mümkün. Seçim otobüsü üstüne çıkıp, meydan coşturarak Avrupa Birliği üyeliğine hazırlanmanın iyi bir yöntem olmadığı ortada.

Avrupa Birliği’ne üye olmak isteyen kaldı mı?” sorusunun cevabı, başka bir yazı konusu.

Dış Ticarette Dolar dışı dövizlerin kullanımı

In Dış Politika, Ekonomi, Gündem, Türkiye, Uluslararası İlişkiler on 27 Ekim 2009 at 23:16

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, İran gezisi sırasında “Komşularla Ekonomik Entegrasyon Projesi” ile ilgili şu ilginç açıklamada bulundu:

“Biz bunun yasasını düzenledik ve çıkardık, Meclisimizden geçti bu, Merkez Bankasıyla ilgili yasal düzenlemeyi yaparken bu haloldu, İran’da da hallolduğuna göre ne duruyoruz? O zaman adımı bununla birlikte atalım. Türk lirası Ruble, bitti, Riyal bitti. Bununla beraber bu işi yapalım. Rusya Federasyonuyla da aynı çalışmalarımız var. Çünkü bu kur farklarından kaybettiğimizi neyle ödeyeceğiz, ne lüzumu var, niye tedbirini alıp… Madem ticaret yapıyoruz, madem menfaat meselesi bu, o zaman biz bu menfaatimizi başkalarına niye kaptırılım. Menfaatimizi düşünmek durumundayız, ‘bu adımı attık’ diyeceğiz olay budur. Bunu da samimi bir serzenişim olarak söyleyeceğim.”[Kaynak]

Yani; İran’la ticarette artık Çin ve Rusya ile yapılan anlaşma gibi Euro ya da Amerikan doları gibi döviz kurları devre dışı bırakılacak. Türkiye İran arasındaki ticaret (özellikle de petrol ve türevleri ticareti), Türk Lirası ve İran Riyali üzerinden yapılacak.

Hükümet bu düzenlemeyi 32 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Karar’da değişiklik yaparak gerçekleştirdi. Geçen Mart ayında Bakanlar Kurulu kararı ile yapılan değişiklik ile, Merkez Bankası sadece kendi işlemlerinde kullanacağı konvertibl dövizi tespit edecek. Merkez Bankası, kendi listesinde yer almayan paralarla ilgili özel bankaların yaptığı işlemlere ise karışmayacak. Böylece isteyen banka İran Riyali ve Rus Rublesi başta olmak üzere diğer para birimleriyle işlem yapabilecek. Bunun için bankalar Riyal  ile TL arasında bir kur belirleyecek. Kendi para biriminde ticaret konusunda Türkiye Rusya ile de benzer bir düzenleme yaptı. Aynı görüşmeler, Çin’le de yürütülüyor. Çin’le ticaretin de bu ülkenin para birimi Yuan ve TL cinsinden yapılabilmesi için müzakereler sürüyor.[Kaynak]

Şimdi bunun nesi ilginç diye soranlara önce şunu söyleyeyim. Yaklaşık üç hafta önce, bu konu ile ilgili bir öngörümü “Daha ne kadar Dolar?” başlıklı yazımda dile getirmiştim.

Bunun ötesinde, uluslararası ticarette Dolar dışında döviz kullanımının bazı sakıncaları var. Öncelikle Dolar ve Euro gibi yaygın dövizler, ülkelerin rezerv olarak bulundurdukları başlıca ekonomik unsurlar. Her ne kadar ABD Doları’nın Altın karşılığı 70’li yıllarda ortadan kalmış olsa da; gerek ülkelerin ihracattan dolayı dengelemek zorunda kaldıkları kendi para birimleri, gerekse petrol yani alışverişi için Dolar rezervi bulundurmak çok önemli. ABD’ye en çok ihracat yapan ülkelerin başında gelen Çin, Japonya gibi ülkeler, ellerinde akılalmaz boyutlarda Dolar rezervi bulunduruyorlar. Bu rezervler ile hem enerji ihtiyaçlarını karşılıyorlar hem de kendi paralarının değerini korumaya çalışıyorlar. Web sitesinin en tepesinde “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın temel amacı  fiyat istikrarını  sağlamak ve sürdürmektir” yazan Merkez Bankamızın da yaptığı budur.

Rezerv olarak döviz bulundurmanın enerji alışverişi ayağı, petrol üreticisi bazı ülkeler tarafından  kırılmaya çalışılıyor. SSCB’nin dağılmasından sonra, Rusya’yı tekrar önemli bir güç haline getiren faktör; Avrupa’nın başta doğal gaz olmak üzere, önemli enerji kaynaklarını Euro ile karşılaması oldu. Ancak, aynı şeye kalkışan Saddam Hüseyin’in sonunun nasıl geldiğini hepimiz biliyoruz. ABD, Dolar’ın uluslararsı ticaretteki yerini kaybetmesini, bir rezerv olmaktan çıkmasını kolay kabul etmeyecektir.

İran ve Venezuela gibi ülkelerle arasının iyi olmamasının nedeni, politik konuların ötesinde; bu ülkelerin sahip olduları zengin enerji kaynaklarını faklı dövizlerle pazarlamalarıdır. İran’la yakınlaşma, Ak Parti tabanını her zaman memnun edecektir. Ancak Türkiye’nin bu kararı, İran’ı bu nedenle gözden çıkaran stratejik ortağını çok da memnun etmeyecek gibi görünüyor.

%d blogcu bunu beğendi: